Değerli okuyucular,
Bir önceki yazımızda Galbraith’in “Finansal Coşkunun Kısa Tarihi” adlı kitabına atfen finansal balonlardan bahsetmiştik. Bugünkü yazımızda finansal balonları biraz daha detaylı incelemeye devam edeceğiz. Sıklıkla gündeme gelen yapay zekânın balon olup olmadığı tartışmalarını da bu perspektiften tartışmaya devam edeceğiz.
Galbraith’in finansal coşku dönemlerinde özellikle dikkat çektiği birkaç ortak özellik vardır. Bunlardan ilki yeni bir inovasyonun ortaya çıkmasıdır. Her yeni kuşak kendi dönemindeki yeniliğin geçmiştekilerden tamamen farklı olduğuna inanır. Yeni bir teknoloji, yeni bir finansal araç veya yeni bir ekonomik düzen ortaya çıktığında geçmişte kullanılan değerleme ölçülerinin geçerliliği sorgulanmaya başlanır. Yeni bir dönem için eski anlayıştan kopuş gerekli görülür.
1990’ların sonunda internet için de benzer şekilde balon tartışmaları yapılıyordu. İnternet gerçekten dünyayı değiştirdi. Amazon, Google, Facebook, WhatsApp, Instagram gibi dijital platformlar yalnızca birkaç sektörü değil, hepimizin tüm alışkanlıklarını ve iş akışlarını önemli ölçüde değiştirdi. İnternet sayesinde ekonomiler ve insanlık büyük bir dönüşüm yaşadı. Ama internetin gerçek bir teknolojik devrim olması, 1990’ların sonunda internet şirketlerinin etrafında bir finansal balon oluşmasını engellemedi. NASDAQ Mart 2000’de zirveye ulaştıktan sonra büyük bir çöküş yaşadı; dönemin çok sayıda internet şirketi ortadan kalktı. Bir teknolojinin gerçek olması, o teknoloji etrafındaki her yatırımın gerçekçi olduğu anlamına gelmez. Bugünkü yapay zekâ tartışmasının en kritik noktası da budur. Yapay zekâ sağlıktan eğitime, üretimden lojistiğe, savunmadan turizme kadar ekonominin her alanında üretkenliği değiştirebilecek kapasiteye sahip. Bu nedenle yapay zekânın geçici bir moda olduğunu düşünmek büyük bir yanlış olur. Fakat yapay zekânın dünyayı değiştirecek olması, bugün yapay zekâ etiketi taşıyan her şirketin gelecekte başarılı olacağı anlamına da gelmiyor.
Galbraith’e göre ikinci özellik para ile zekâ arasındaki tehlikeli ilişkidir. Yükselen piyasalarda büyük para kazanan insanlar bir süre sonra yalnızca zengin değil, olağanüstü zeki olarak görülmeye başlanırlar. Fiyatlar yükseldikçe yatırımcıların kendilerine olan güveni artar. Artan güven yeni yatırımları getirir. Yeni yatırımlar fiyatları daha fazla yükseltir. Yükselen fiyatlar ise başlangıçtaki yatırım kararının ne kadar zekice verildiğinin kanıtı olarak gösterilir. Böylece finansal piyasalarda son derece tehlikeli bir döngü ortaya çıkar. Fiyat yükseldiği için yatırım yapılır; yatırım yapıldığı için fiyat yükselir. Yapay zekâ yatırımlarında dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de budur. Artık yatırımcılar yalnızca şirketlerin ne kadar yapay zekâ yatırımı yaptığına değil, bu yatırımların ne kadar gelir ve nakit akımı oluşturma potansiyeline bakıyor. Bunu borsalarda zaman zaman yaşanan yapay zekâ şirket hisselerindeki fiyat düşüşlerinden anlayabiliyoruz. Bu tarz hareketler aslında son derece sağlıklı. Çünkü finansal coşkunun gerçek bir ekonomik dönüşüm oluşturabilmesi için sermaye harcamalarının üretkenliği ve kârlılığı artırması gerekir.
Galbraith’in dikkat çektiği üçüncü özellik ise borç ve kaldıraçtır. Finansal tarih boyunca spekülatif yükselişleri tehlikeli hâle getiren unsurlardan biri borçlanmanın aşırı artması olmuştur. Fiyatlar yükseldiği sürece kaldıraç kazançları büyütürken, fiyatlar düşmeye başladığında aynı mekanizma kayıpları büyütür. Uluslararası Ödemeler Bankası’nın Mart 2026’da yayımladığı değerlendirme bu açıdan oldukça dikkat çekici. Büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekâ ve veri merkezi yatırımları hızla büyürken bu yatırımların artan bir bölümünün borçlanmayla finanse edildiği görülüyor. Büyük ABD teknoloji şirketlerinin 2025 yılındaki brüt tahvil ihraçları 100 milyar doların üzerine çıktı. Bu henüz bize bir finansal kriz olduğunu söylemiyor elbette, çünkü bu şirketlerin çoğu son derece güçlü bilançolara ve yüksek nakit oluşturma kapasitesine sahipler. Yine de finans tarihinde iyimserlik ile borçlanmanın aynı anda hızla yükseldiği dönemlerin sonunun her zaman sakin olmadığını hatırlayarak temkinli olmak gerekir. Bu denli yüksek borçlanmanın gelecekteki nakit akımlarıyla geri ödenip ödenemeyeceğini kestirebilmek oldukça zor.
Yapay zekânın gerçek bir teknolojik devrim olduğuna inanmakla beraber, yapay zekâ yatırımlarının çevresinde finansal balonların da oluştuğunu düşünüyorum. İnternette de böyle oldu. Yeni teknoloji ekonomiyi değiştirdi ama o teknolojiye yatırım yapan her şirket ayakta kalamadı. Yapay zekâda da benzer bir süreç yaşayacağız. Bugün var olan yapay zekâ şirketlerinin bazıları geleceğin dev şirketleri olurken, bazıları başka şirketler tarafından satın alınacak, bazılarıysa birkaç yıl içinde ortadan kalkacak. Fakat geriye teknolojik dönüşüm kalacak. İnternet balonu patladığında internet ortadan kalkmadı. Tam tersine, balonun ardından gerçek iş modelleri, gerçek şirketler ve gerçek ekonomik değer somut hâle geldi.
Yapay zekâda da muhtemelen asıl ayrışma bundan sonra başlayacak. Yatırımcılar giderek daha fazla şu soruları soracaklar: Bu şirket ne kadar yapay zekâ yatırımı yapıyor? Bu yatırım ne kadar gelir getiriyor? Ne kadar maliyet düşürüyor? Ne kadar üretkenlik sağlıyor? Ne kadar sürdürülebilir nakit akımı oluşturuyor? İşte finansal coşku ile ekonomik gerçeklik arasındaki fark burada anlaşılabilecek.
Galbraith’in yaklaşık üç yüz yıllık finans tarihinden çıkardığı dersler bugün de geçerliliğini koruyor. Her nesil kendi finansal yeniliğinin benzersiz olduğuna inanıyor. Her yükseliş döneminde geçmişin kurallarının artık geçerli olmadığı düşünülüyor. Oysa geleceği tahmin etmek mümkün değilken, geçmiş, bize nelere dikkat etmemiz gerektiğini söyleyebilir. Her ne kadar finansal hafıza oldukça kısa da olsa, finans tarihine bakarak yaptığımız hataları tekrarlamamayı öğrenebiliriz. Ekonomi, yalnızca piyasaların değil; hepimizin ortak hayat hikâyesidir. Bir sonraki yazıda buluşmak dileğiyle...

