Kaydet
a- | +A

Hancı, kendisine laf atıldığına aldırmadan Doğan Bey’in ardı sıra baktı bir müddet daha. “Bir kasırga gibi esti yiğit Doğan’ım” diye söylendi.

Fırça bıyıklı, at üzerinde tozu dumana katarak uzaklaşan Doğan’ın ne demek istediğini anlamıştı ama iş işten de çoktan geçmişti.

İki ok, ortalığı velveleye vermeye kâfi geldi.

“Bu deli de kim?”

“Bize hakaret etti!”

“Nasıl elimizden kaçırdık?”

“Hancı isteseydi yakalardı!”

Daha neler? Neler?

Hancı, kendisine laf atıldığına aldırmadan Doğan Bey’in ardı sıra baktı bir müddet daha. “Bir kasırga gibi esti yiğit Doğan’ım” diye söylendi. Ufukta kayboluncaya kadar da yerini terk etmedi.

Kendilerindenmiş gibi çok seviyorlardı. On sene önce çocuk denilecek yaşta eski bir akıncıyla birlikte gelmiş, uzun zaman kalmıştı burada. Hanın bütün işlerine yardım etmişti. Şimdiyse genç, çevik, kuvvetli ve bir o kadar da sevimli delikanlı olarak sık sık gelip gidiyordu.

Anadolu’nun ve Rumeli’nin her tarafını karış karış tanıyan bu yiğidin, Sarıkız’la evlenmesini çok istiyordu. Kaç defa ima etmiş, her defasında; “Ben sabit duran biri değilim Sarıkız’ın yarı yolda kocasız kalmasına dayanamam” demiş, gülerek geçiştirmişti bu tekliflerini. Oysa karşısında şu gördüklerinden hangisine böyle bir teklif yapsa kul, köle olurlardı. İşte Doğan’ı sevmesindeki sebeplerden biri de bu dosdoğru oluşu değil miydi?

“Hey koca yiğit! Adam sen… Diğerleri çapulcu!” diyerek odasına doğru yürüdü, etrafındakilerin şamatasına aldırmadan...

Ey yarenler ne dersiniz?

Böyle nere gidersiniz?

Bizleri terk edersiniz,

Acı verir ayrı kalmak.

Umulana eremeyiz,

Bu devranı süremeyiz,

Hısım kardeş göremeyiz,

Sanma kolay ayrı kalmak!

Hepten titrer gözüm kaşım,

Çok sıkıntı çekti başım,

Akar dinmez kanlı yaşım,

Yanar yakar ayrı kalmak.

Gelenlerin yüzü gülmez,

Gidenlerden haber gelmez,

Kimse bunda vefa bulmaz,

Zordur dosttan ayrı kalmak.

Hoca bakma, sağa sola!

Bekleme gir, doğru yola!

Akıbetin hayır ola!

Hep sabırdır ayrı kalmak.

***

ÜRYAN EŞKIYA!..

Hava iyice kararmış, koyun, kuzu melemeleri, sığır böğürmeleri susmuş, yerini cırcır böceklerinin hiç bitmeyecek cırcırları almıştı. Uzak köylerden gelen tek tük köpek havlamalarına, ara sıra baykuş ötüşleri de iştirak etmezse gece büsbütün sessiz sayılacaktı. Toprak patika yolda can yoldaşı, Kamer tayının ayak sesleri, Güzel Bursa sokaklarında aşina olduğu ipek örme tezgâhlarının çıkardığı ahenkli, “tikitak”larını hatırlatıyordu ona.

Karanlığın tılsımını bozan belki de tek şey, dar patika yolda belli bir tempoyla ilerleyen atın çıkardığı nal sesleriydi. Sık ağaçlar ve yumuşak toprak varlığını hepten saklıyordu. Onun istediği de zaten buydu. Tehlikeli mıntıkadan çoktan uzaklaşmıştı ki uzaktan kendine göz kırpan ışıklar gördü. Bu sönük ışıklar, gideceği yerin pek yakın olduğuna alâmetti.

Doğan Bey, zifiri karanlığın içinde, ha bu avucu gibi bildiği yerlerden, tepeler aşarak, dereler geçerek at koşturdu durdu. Önüne çıkan birkaç kurt, çakal, tilki ailesine, çok yakınından geçmesine rağmen, başını kaldırıp bakmadı bile. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...