Süleyman Çelebi, misafirlerin bulunduğu odaya geçti. Matlube Hanım, gece yarısından beri ilk defa rahat bir nefes almıştı. Derinden bir “oh” çekti.
Matlube Hanım “Yâ Rabbi, sevdiklerini başımızdan eksik eyleme. Sevginle, sevdiklerinin sevgisiyle ve sevgine ve sevdiklerinin sevgisine kavuşturacak amellerin sevgisiyle bizleri dopdolu eyle! Ey, merhametliler merhametlisi!”
Diye öyle içten bir duâ etti ki, gözleri yaşardı. Başlıca merakı temizlik, biricik hayat arkadaşına, evlerinin medar-ı iftiharı Doğan’ına hizmet etmek ve namusluca, edebinde, adabında yaşamaktı.
Çelebisine, Emîr Sultan hazretlerinin geldiğini söyleyince, o titreyen adam gitmiş, yerine genç, dinamik biri gelmişti. Alelacele yattığı yerden fırladı. Cübbesini sırtına geçirdi. Kavuğunu itinayla başına yerleştirdi. Cebinden çıkardığı fildişinden yapılma bir tarakla saçını, sakalını taradı. Kendine çekidüzen verdi. Doğruca misafirlerin bulunduğu odaya geçti. Matlube Hanım, gece yarısından beri ilk defa rahat bir nefes almıştı. Derinden bir “oh” çekti.
- Sen her şeye kadirsin yüce Rabbim!
Diye seviniyordu bütün kalbiyle.
Emîr Sultan, sarsılmaz bir kaya gibi dik duruyor. Metanetini bozmuyordu. Süleyman Çelebi’nin yerine oturmasından sonra tarihten çeşitli hadiseleri örnek göstererek insanoğlunun zavallılığını, nankörlüğünü, zulmünü ve sonra da içine düştüğü korkunç akıbetlerini anlattı.
“Şunu çok iyi bilmek lazım; 'Doğru itikad' Allahü teâlânın beğendiği, razı olduğu paha biçilmez bir cevherdir. Cenâb-ı Mevlâ, bu kıymetli mücevheri sevmediği, beğenmediği, razı olmadığı hiçbir kuluna nasip etmez. Böyle bir servete sahip olan, başka hiçbir şeyi olmazsa da dünyanın en zengin, en nasipli, en bahtiyar insanıdır. Paha biçilmez değerlere sahip Allah’ın kuluna, kâinatın bütün kötülüklerini, azaplarını, yaşatsalar, o sahip olduğu kıymetli yanında hiç kalır. Her şeyimizi alsalar, yalnız doğru itikad bizde kalsa yeter, artar bile. O nimetin kıymetini hiçbir şey karşılayamaz. Şükrünü, ne yaparsak yapalım yerine getiremeyiz. Çünkü biri geçici, diğeri ebedî kalıcı. Bugün, yarın bitecekle, hiç sonu gelmeyecek kıyas edilir mi?”
Diyen Emîr Sultan, oradakilere bakarak biraz düşündü. Hakikaten olanlar sıradan bir iş değil, felaketti. İnsanoğlunun ebedî saadetiyle uğraşıyorlardı. Şeytan da aynı şeyi yapmıyor muydu? Ne farkı vardı? Elbette, Allah için yanmak lazımdı. Üzülmek Allahü teâlânın bir lütfu, ihsanıydı. İhlâsının kuvvetine alametti. Bundan şek ve şüphesi yoktu. Allahü teâlânın rızası için üzülmenin nimet olduğundan son derece de emindi. Ahiret derdiyle dertlenmiş olanlar, ahir nefes korkusuyla elbette tir tir titreyecekti.
Sevgili Peygamberimiz, dünyada rahat olmadığını tâ o zaman tereddüde mahal vermeyecek şekilde söylemişti.
Zavallı insanların gideceği korkunç yeri, ebedî mekânını düşündü ve ağlamak geldi içinden. Artık hislerine hâkim olamıyordu o da. Emîr Sultan’ın sakallarından aşağı yaşlar süzülmekte olduğunu gören herkes ağladı. Bir müddet böyle kalındı. Kızgın sac üzerine düşen her yağmur tanesi nasıl “cıs” diyerek harareti söndürüyorsa, gözden gelen her damla da iç yanıklığını öyle söndürüyordu. DEVAMI YARIN

