Süleyman Çelebi, refikasının ısrarıyla girdiği geniş yatağında, kırmızı kadife kaplı yorganının altında sıkılmış bir yumruk gibi yusyumru yatıyordu.
Erkara:
- Yani demek istediğim, ruh ve gönül birliği içinde olmak her şeyi kolay, yağdan kıl çeker gibi çözdü. Hiç zorlanmadım. İşin esrarı ruhlarımızdaki görünmez kıvılcımlarda gizli.
Erkara, konuşmasına dalıp gitmişti. Anlattıkça anlattı. Neden sonra, ota, köke konuştuğunu fark etti. Horultularla kendine geldi.
Ooo!!! Beyler, ötelere çoktan gitmiş. Benim haberim yok.
Kimisi saklamaz, esas fikrini,
Düşürmez dilinden, Hakk’ın zikrini,
Kimisi nimetin, bilmez şükrünü,
Nankör ile zâkir, bir olmaz elbet.
Hain her fırsatta, zehrini kusar,
Kimisi konuşur, kimisi susar,
Bazısı hep verir, bazısı kısar,
Cimri ile cömert, bir olmaz elbet.
Sanma sen şeytanı öyle çok uzak!
Sana pek yakındır, kurar çok tuzak,
Düz yolda kaydırır, olursun kızak,
Tuzak ile kızak, bir olmaz elbet!
***
BİTMEYEN IZDIRAP...
Süleyman Çelebi, refikasının ısrarıyla girdiği geniş yatağında, kırmızı kadife kaplı yorganının altında sıkılmış bir yumruk gibi yusyumru yatıyordu. Kuşluk vaktine kadar gözlerine uyku girmeden sayıklamış durmuştu. Bir ara dalar gibi olduysa da karabasan gibi karşısına dikilen Hurufi’nin hayaliyle yerinden fırladı. Sinirleri çekiliyor, kalbi küt küt atıyor, başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Kendi kendine;
“Ölüyor muyum ne?” Dedi, inledi.
Yaşına, kimliği ve şahsiyetine zıt olsa da, avazı çıktığı kadar hakikatleri Hurufi’nin suratına karşı haykırmak, bir kaplan gibi üzerine atılmak, üstünü başını yırtmak, kalkıp bütün yandaşlarını, yoldaşlarını bir bir bulup huzura çıkarıp; “İşte suçlular efendim!” demek istiyordu. Fakat ağır bir yük varmış, eli kolu bağlıymış gibi bir şey yapamıyor, dişlerini sıkıyor, zangır zangır titriyor, inim inim inliyordu. Derinden gelen acayip, ne olduğu anlaşılmayan sesleri Matlube Hanım, tâ mutfaktan işitti, koştu.
- Efendim kendine gel! Ne oldu yine?
Deyip, yorganı kaldırdı. Süleyman Çelebi, titriyordu. Üzerinin örtülmesini istedi. Çaresizlik içinde kalan Matlube Hanım ne yapacağını düşünürken dış kapı tıkladı. Yorganı yavaşça olduğu gibi bıraktı. Başına bir namaz örtüsü alarak hızla merdivenleri indi. Kapı aralığından Emîr Sultan ve birkaç saraylı arkadaşını görünce kapıyı açtı. Edeple geçmelerini bekledi.
Sık sık geldikleri hane olduğu için hiçbir yabancılık çekmeden içeri girdi, sedirlerden biri üzerine oturdular...
Matlube Hanım, pek genç yaşta Süleyman Çelebi’yle evlenmiş, mümtaz bir hanımcağızdı. Gözünü, gönlünü açtığı bu evde her şey sevgi, hoşgörü ve dayanışma üzerine kurulmuştu. Kötülere, bütün kötülüklere yabancı, şiir, edebiyat, ilim, irfandan başka bir şey bilmeyen bu nazik insanlar, alışık olmadıkları bir durumla karşılaşınca, Emîr Sultan hazretleri bir vesileyle imdatlarına yetişir, o meseleyi kolayca bertaraf ederlerdi. İşte yine öyle ne yapacaklarını bilemedikleri bugünde kapıyı çalan o mübarek insan olmuştu. DEVAMI YARIN

