Tuttu elinden, kaldırdı canına, malına göz dikmiş adamı. Kamasını yerine koydu. Azgın eşkıyanın üstünü başını temizledi.
Doğan Bey:
- Ölümüne mi susadın bre densiz?
- !!!
- Demin bülbüller gibi ötüyordun. Şimdi dilini mi yuttun? Hadi konuşsana. Maksadın ne?
- Öldür beni! Öldür beni!
- !!!
Bu sefer de susma sırası Doğan Bey’e gelmişti. Evet dilini yutan tanımadığı, pençeleri altında kıvranan adam değil, kendisi olmuştu.
- Hadi ne duruyorsun? Delikanlıysan, yiğitsen öldür! Öldür!
Can havliyle hırlayarak, sayıklar gibi tekrar edilen sözler, dur durak nedir bilmiyordu. Doğan’ın eli, ayağı birbirine dolaştı. Emîr Sultan hazretlerini düşündü o an.
- !!!
Sisler arasından bir nur gibi Hocası geldi gözünün önüne. Tebessüm ediyordu her zamanki gibi. “Ne yapmamı uygun görürsünüz efendim?” diye sordu, edeplice. “Affet! Bağışlamak büyük nimettir evlat.” Sevgili Peygamberimizin bir hadis-i şerifini okudu. Üç şeyi yapanın Cennete dilediği kapıdan gireceğini söyledi. Üzerinde kul hakkı olmayanın, her namazdan sonra onbir defa İhlâs-ı şerif okuyanın ve canına kasteden katilini affedenin ebediyen kurtulacağının müjdesini verdi. Son kelimelerin bilhassa; “canına kasteden, katilini affetmenin…” üzerine basarak, gözlerinin içine inançla baktı. Sanki; “Ne bekliyorsun? Acele et!” dercesine, karar vermesini bekler gibi bir hâli vardı.
Mübarek hocası, bitmez tükenmez şefkat ve merhametiyle burada da imdadına yetişmişti. Gülücükler saçarak hayalinden uzaklaşırken, hâlâ Doğan’a bakıyor gibiydi.
Tuttu elinden, kaldırdı canına, malına göz dikmiş adamı. Kamasını yerine koydu. Azgın eşkıyanın üstünü başını temizledi. Yırtılan yakasını, paçasını düzeltti. Bir müddet başları önde mahcup bir suçlu gibi bekledi, sonra da kenara çekilip, kırk yıllık ahbap gibi havadan, sudan konuşmaya başladılar.
Hiç yenilgi nedir görmemiş bu adam, uzun zaman şoktan çıkamadı. Aklı başına geldikçe nasıl bir yiğitle, bileği kadar, yüreği de dolu bir Osmanlıyla karşı, karşıya olduğunu anladı. Halk arasında destanlaşan hikâyesini bütün samimiyetiyle anlattı.
Bu bölgenin haramisiymiş meğer. Gelen, giden kervanları, yolcuları soyar, anadan üryan eder şehre salarmış. Korkusundan kimsecikler bu yoldan gidemez olmuş. Onun için buralarda ona; “Üryan Eşkıya” deniyormuş. Birçok meziyeti varmış. En mühimi de kadınlara, çocuklara dokunmaz, çok fukaraları kollar, hatta yardım da edermiş.
Doğan, yorgun olmasına rağmen kendine teslim olmuş, bu, insanların korkulu rüyası eşkıya ile alâkadar oldu. Kalkıp onunla birlikte ağaçlar arasındaki inine kadar gitti.
Burası, büyükçe bir kaya blokunun dibinde, iki koca taşın arasında, tek kişinin sığabileceği darlıktaki bir oyuktan girilebilen mağaraydı. İçerisi oldukça genişti. Sarkıt ve dikitlerin oluştuğu sütunlar, gizli bir mabet havası veriyordu. Esrarlı bir yere benzeyen bu oyuk, kurbanlarından zorla aldığı sandık sandık mücevher, altın, gümüş, çeşitli giyecek ve yiyeceklerle doluydu. "Ali Baba ve Kırk Haramiler"in mağarasını andırıyordu âdeta.
DEVAMI YARIN

