Kaydet
a- | +A

"Bana selâm veren herkesi düşman bellemiş Erkara... Bir şeyi merak ediyorum. Ne yapmışım da bu kadar kin nefret besliyor? Sebebi neymiş?"

Murat, Doğan'a her şeyi anlatmaya karar vermişti:

-Seninle samimi olduğum için beni de düşmanları listesine aldığının haberini göndermiş Erkara! Listesi bir hayli kabarıkmış. Emir Sultan’ın çömlek imalathanesindeki bütün dervişler, Okçu arkadaşların; Abdullah, Orhan, Karabey, güreşçilerden Deli Pehlivan, Kolkıran Mahmud, Ayıkulak Rüstem, Boğa Hasan, Atmaca Nuri, Çekirge Ali...

- Daha sayma! Neredeyse bana selâm veren herkes desene. Kendi bilir. Bir şeyi merak ediyorum. Ne yapmışım da bu kadar kin nefret besliyor? Sebebi neymiş?

- Ondan kolay ne var? Tek kelimeyle kıskanıyor seni. Asıl sebep de Gülşah olsa gerek!..

Gülşah denilince beyninden vurulmuşa döndü Doğan. “Her şeye sabreder, katlanırım ama iş din ve namus meselesi olursa değişir” diye söylendi kendi kendine.

Doğan Bey, hır çıkarmak, büyüklerini üzmek istemiyordu. “Çirkefe taş atma…” hikmetini mırıldanarak, kaçar gibi uzaklaştı.

Kirli işte adı var,

Çok işte fesadı var,

Ne kötü inadı var,

Yazık sana Erkara!

Çetelere karışmış,

Zulümde çok yarışmış,

İyilerle vuruşmuş,

Yazık sana Erkara!

Erkara’nın ciddiyetsizliğinden, arsızlığından, yüzsüzlüğünden muhakemesini şaşırmıştı. Artık sıhhatli düşünemiyordu. Önü beyaz alçı badanalı evin önünden geçerken Süleyman Çelebiyle karşılaştı.

- Ben de eve gidiyordum amcacığım, dedi. Kafasını geri çevirip, yan gözle uzaklaşmakta oldukları beyaz badanalı evin penceresine baktı. Hayal meyal Gülşah’ı fark etti. Amcasının dikkatinden kaçmadı bu bakışma. Durumu da belli etmek istemedi Süleyman Çelebi.

Biraz daha yürüdüler. Orhaniye’ye gelen üç yol ağzında, ahşap minareli mescidin önündeki meydanlıkta irili ufaklı çocuklar oynaşıyordu. Gelenleri gören yaramazlar koşup Süleyman Çelebi’nin elini öptü. Doğan Bey’le şakalaştılar. Onlar da kiminin saçını okşadı. Kiminin hâl ve hatırını sorup, her biriyle ayrı ayrı alâkadar oldular.

Süleyman Çelebi, Doğan’ının evlenme vaktinin geldiğini, bunu en kısa zamanda hâlletmenin dünyevi ve uhrevi faydalarını düşündü. Duygularından kurtulmak ve Doğan’ı rahatlatmak için havadan sudan konuşmaya başladı.
- Nişancıbaşı elbiseleri de sana pek yakışmış. Cengâver bir babanın oğluna da cengâverlik yakışır.
- Sayenizde biraz da ilim irfan sahibi olursam…
Süleyman Çelebi, Doğan Bey’e döndü. Omzundan tuttu. Gözlerinin içine mertçe, şefkatle bakarak;
- Şehit kardeşimin yadigârı Doğan’ım. Seni yetiştirmek benim boynumun borcu.
- Muhterem Çelebi amcam. Babamın yokluğunu hiç hissettirmedin. Bana hem amca, hem baba, hem hoca, hem de arkadaş oldunuz, minnettarım.
- Senin gibi kabiliyetli yiğitlere ihtiyacımız var. Bu devlet, bu millet sizlerin omuzlarında yükselecek. Vazifen büyük. Mesuliyetin çok, işin ise pek ağır olacak yeğenim.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...