Kaydet
a- | +A

Sırf muhalefet olsun diye Seyyid Molla İbrahim’e katılmıştı. Tam aradığı adamdı. Yiyip eğlenen böyle başka bir âlim var mıydı bu dünyada?!

Erkara, delilik yapıp hır çıkaracak vaziyette değildi. İsteseydi Doğan denilen o baş belasını hançeriyle delik deşik edebilirdi. Her yerde karşısına çıkmazsa olmazdı. Ama ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceği günler yakındı. O Emir Sultan’ı çok sevdiğinden bu da isteyerek, bilerek sevmek istememişti. Sırf muhalefet olsun diye Seyyid Molla İbrahim’e katılmıştı. Tam aradığı adamdı. Yiyip eğlenen, vur patlasın çal oynasın diyen başka bir âlim var mıydı bu dünyada? Aradığını fazlasıyla bulmuştu burada. Kendisi gibi dünya ehli olduğunu anlayınca da sadık elemanı oldu...

Önü yeni sulanmış asmalı kıraathanenin önünden geçerken canı ayran içmek istedi. Kim var, kim yok, kabilinden içeri baktı. Ak sakallı, tombul yüzlü, mor hırka ve kaftanlı biriyle, esmer, kaba bıyıklı orta yaşlarda, kalın abalı bir kişi açık pencerenin dibindeki sedirde oturmuş, fiskos bir şeyler konuşuyordu. “Herkes câmiye giderken bunların burada ne işi var?” dedi Erkara. Son günlerde Bursa, acayip insanlarla dolup taşıyordu. Her köşe bucakta tanımadığı o kadar çok adamla karşılaşıyordu ki. Kafası karmakarışıktı. Sebebini tam bilemediği sıkıntılı bir vaziyette açık kapıdan içeri girdi. Boş bir köşedeki sedire hışımla ilişti.

Tavanlara bakarak ayranı yudumlayan Erkara, Doğan Bey’le hesaplaşmanın planlarını yapıyordu. “İki dünya bir araya gelse de Gülşah’ı ona bırakamam!” diye inledi. Onunla evlenince saraya biraz daha yaklaşacağını, vezir, başvezir olabileceğini düşündü. Bu izdivaca tek mâni vardı o da Doğan’dı. İstikbaline bir kara bulut gibi çökmüştü...

Dünya bir tarladır, eken biçecek,

Herkes bu diyardan, bir gün göçecek,

Ecel şerbetini, er geç içecek,

Erkara ektiğin biçersin bir gün!

Doğan’ı öldürürse kendini gizleyememe ihtimali de vardı. Gülşah, boş durmayacaktı. Ortalığı karıştıracak, kendine de yâr olmayacaktı. Önce onun gönlünü kazanmalıydı.

Sonra hasım bellediği adam ölümden, ölmekten korkmayan gözü kara biriydi. Kafası kesilince Hakkın huzuruna gideceğini, dünya gailelerinden de kurtulacağını söylediğini de çok duymuştu. Ne vakit olsa, yüzlerce sene yaşasa, yine ölümden sonra ne köy ne de kasaba olmadığını bilen bu genç adam, hakikati unutmayan ariflerdendi milletin gözünde. Bir gün sonranın, beş gün evvelin onun için ehemmiyeti yoktu. Akılalmaz cesareti, ölüm karşısındaki bu pervasızlığı onu daha yüceltiyor, kendini de bir o kadar alçaltıyor ve kahrediyordu. “İşim çok zor!” dedi. Maşrapasından bir yudum daha aldı.

Doğan dediği can düşmanının açıktan bir kötülüğünü, zararını, ziyanını da görmemişti. Hatta çok iyilikleri, yardımları da olmuştu değişik zamanlarda. Ne hikmetse yine de sevememişti. “En büyük düşmanın kim?” diye sorduklarında aklına gelen ilk isimdi. Birinci düşmanı ilan etmişti bu delikanlıyı.

“Bu kadar çalışkan, devletine ve padişahına sadık, ailesine bağlı, bir o kadar da tertip ve düzenli adam tanımadım. Menfaati için arkadaş olduğunu, dost edindiğini, cana, mala ırza tasallut ettiğini ne kimse duymuş, ne de görmüştü. Ben de hiç şahit olmadım. Bilmiyorum… Bilemeyeceğim de!..” diye söylendi durdu epeyce. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...