Kaydet
a- | +A

"Esir Şehrin Mahkûmu" işgal İstanbul''unda geçer. Kemal Tahir, bu romanında 1920 İstanbul''undaki hapishane hayatını resmeder. Bu "resmeder" kelimesi tam yerini bulmuştur. Usta romancı, koğuş hayatını filme çeker gibi yazmaktadır. 80 yıl önceki Türkiye''nin hapishane hayatını çok mufassal bir biçimde anlatan o satırları okuyup da üzülmemek mümkün değil. Keza bu üzüntünün zaman zaman bir tiksintiye dönüşmesinin önüne geçmek de mümkün değil. Demir parmaklıklar ardında kendisi de uzun seneler kalmış bir mahkum olan yazar, yazdıklarını yaşadıkları ile zenginleştirmiştir. Neler yok ki orada. Esrar, afyon, her türlüsü ile kumar, haraç, sustalı, tabanca, zina, cinsi sapıklık, argo, ağalık, uşaklık, rüşvet, adam dövme ve daha neler.

Görünen, gözlenen, anlaşılan o ki o günden bugüne çok bir şey değişmemiş. Aslında "o günden bu güne değil. Biz "o gün" derken 1920 İstanbul''unu kastediyoruz. Bütün bu kötülükler, devrin hapishanelerinde yekten ortaya çıkmadı. Muhakkak bir evveliyatı var. Olmasa kendine mahsus bir dili, töresi, sözümona usul ve erkânı oluşur muydu?

İdare şekilleri değişmesine rağmen bu dünyanın hayatları sürgit aynı olmuş. 80 yıllar, 100 yıllar öncesinde de çocuk suçlular, kadın suçlular, adi suçlular, siyasi suçlular, hırsızlıktan, gasptan, cinayetten, namustan...yatanlar vardı. Bugün de var. Yarın da olacak. Cezada ibret kadar ıslah unsuru da önemlidir. Şu var ki bu önemin önemi inanç şartına bağlıdır. "Şeriatin kestiği parmak acımaz!" Aleyhine hüküm verilen mahkûm, bu vecizeyi adaletin tecellisi olarak kabul ve olanca samimiyeti ile ilân edebilmelidir. Yargılandığı adalete inanmayan mahkumu affetmek de çok para etmez. Bu sebeple sistem fevkalade ehemmiyetli. Zaten içeri giren mahkumun ilk işittiği cümle "Allah kurtarsın!" İkinci ve sürekli işittiği kelime ise aftır. CMUK cezanın infazı müessesesinin cılkını çıkartmıştır. Böylece cezada ibret ve ıslah unsuru yara aldı. İsabetsiz cezanın adaleti zedelemesi gibi, yersiz hafifletmeler, lüzumlu, lüzumsuz aflar da adaleti adalet olmaktan çıkartmaktadır. Adaletin yerini bulmaması en fazla "diğer taraf"ı rahatsız eder. Diğer tarafı olmayan bir ceza dâvâsı yoktur. Sanığa hakkından az ceza verilmesi, cezanın şu veya bu sebeple kırpılması ve yok yere affedilmesi işlenen suçtan ziyan görmüş kişi ve kişileri kahretmektedir. Onların adalete, mahkemeye, hakime inançları sarsılmakta ve bazen de "ihkak-ı hak" yani hakkını bizzat alma yoluna gitmekteler.

Cezaevi veya hapishane denen damlarda yatan her vatandaş suçlu mu, veya aldığı ceza kadar suçlu mu? Hayır! Bunu kimse ileri süremez. Birçok kereler, hakim vicdanen kani olmadığı halde önündeki dosya münderecatı bakımından istemeye istemeye ceza veya beraat vermektedir.

Bunlar birer vakıa.

O halde yargılama sürecinde bir hükmün kesinleştiği vakte kadarki dönemi var, bir de mahkumiyet dönemi. Birinci dönemde titiz adalet, ikinci dönemde titiz yönetim esası şart. Bu şart, bütün zamanlar bakımından geçerlidir. Titiz adalet için devletlerin âdil olması gerekir. Titiz yönetim için de kudretli.

Devletin aşağı-yukarı bir asırdır hapishane bedenlerinden içeri giremediği, bir kısım görevlilerin, bazı dişli mahkumlara ayakçılık yaptığı kabulü zor bir gerçek.

Bir başka gerçek de şu...

Marxist-Leninist mahkumlar, cezaevlerini bir mektep gibi kullanmışlardır. Buralarda çıkardıkları isyanın önce diğer hapishanelere, sonra da bütün yurt sathına yayılması oldum olası emelleridir. Bugün yine aynı tezgâhla karşı karşıyayız. Ulucanlar, Ümraniye, Bayrampaşa cezaevlerinde çıkan karışıklıkların temelinde yine Marxist-Leninist kışkırtma bulunuyor.

Manzara kötü...

Dışarıda deprem yıkıntıları.

İçeride...

Mafya babaları.

Babalar.

Komünistler.

Mazlumlar ve mağdurlar ve cephaneliğe dönmüş koğuşlar. Mahkumlara esrardan silaha malzeme taşıyan bazı sözde devlet memurları.

"Ceza ve Islahevi" lafı kapıdaki kırmızı tabelada kalmamalı.

Devlet, hem ceza verebilmeli, hem ıslah etmeli ve gerektiğinde de af etmeli.

Ama...

Bütün bunlar önce adalet unsuru ile olur.