Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne dek olan topraklar, mukaddes İslâm Coğrafyamızın büyük bir parçasıdır… Medeniyetler yatağı bu bölge, İslâm ümmet ekseriyetinin dünü, bugünü ve yarınıyla var olma sahasıdır…
Devlet-i âli Osman, kendini bu azîz topraklara hizmet etmekle mükellef gördüğü içindir ki Yavuz Sultan Selim Han, uzun süren bir seferle nice iklim ve aşılmaz çölleri geçerek Kahire’ye vardı. Sevgili Peygamberimizin -aleyhi’s selâm-temsil sıfatı Hilâfeti, emânetin ehlinde olma gereği devralıp, mukaddes emânetleri, İstanbul’a yollayarak Pay-ı Taht’a bir de Dâr’ül Hilâfe ünvanı kazandırdı…
Şâir Bâki’den sonra Şairler Sultanı övgüsüne nâil ikinci san’atkâr olan “Sultan’üş Şuarâ” Necip Fazıl Kısakürek, Sakarya Destanı adlı şiirinde:
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna,
Giden Şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Diye seslenirken bir koca imparatorluğu kaybetmiş olmanın acısını terennüm etmektedir. O acı, o yanardağ öfkesi, yalnızca 20’nci asır nesilleri Necip Fazıllarda değil; önceki ve sonraki asırların nesillerinde yaşadığı gibi bir şuuraltı diriliğiyle biz nesillerde de yaşamaktadır. Allah’ın izniyle aynı şuur ve idrak torunlarımızda da devam edecektir…
Bundan dolayıdır ki Turgut Özal 6 Kasım 1983’te Başbakan olup da senelerin fukaralık, kargaşa, dış tehdit ve iç kavgalarıyla yorgun düşmüş Devlet’e ve ümidi yaralı millete yeni ufuk ve düzgün istikamet çizerken bir ufuk kucaklamasıyla “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Asrı!” demişti. Bu söz, bir sayıklama değil, yeni neslin silkinip ecdâdından haberdar olması için gecenin karanlığından sabahın alacasına fırlatılan bir işaret fişeğiydi. Bugün kavuştuğumuz Türkiye Yüzyılı mimarisinin temelinde “21’inci asır, Türk olacaktır!” inanmışlığı vardır.
Yarım asırdır dile getirdiğimiz büyük donanmışlıklar bu dâvânın şavkımalarıdır. 2006’da “Ceyhun’dan Ceyhan’a” başlıklı yazımızda Ceyhan’da tertiplenmiş olan Türkistan rayihalı bir toplantının ruhundan hareketle Adana’da Seyhan ve Ceyhan Irmaklarımız olduğu gibi Türkistan’ın esaretten kurtulma mahmurluğundaki mübarek topraklarında da gürüldeyerek akan Seyhun ve Ceyhun ırmaklarımızı hatırlatıyorduk. Keza 5 Nisan 2011 tarihli “2023 Büyük Türkiye, 2071 Cihan Devleti Türkiye” başlıklı makalemizde gâyelerimizin ufkundaki ‘Kızılelma’yı haber veriyorduk.
Ve bu aşklardır ki OMT-Osmanlı Milletler Topluluğu demiş, yazmış ve fikrimizi kitaplaştırmıştık…
Şimdi neredeyiz?
Vaziyet nedir?
Şimdi Terörsüz Türkiye; Terörsüz Bölge şafağındayız. Daha evvel dile getirdiğimiz gibi bu huzura varmamız ağır bedellerle mümkün oldu. Durup düşünmeliyiz:
Zirveye tırmanmak takdire layıktır. Lâkin; o yerde tutunmak, zirvede kalabilmek, tırmanma muvaffakiyetinden daha az değerli değildir…
Bu kutlu bölgede; coğrafyamızda soykırımcı zâlim İsrail, terör estirdikçe, Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge kalıcı olamaz. Yahudi kökten dinciliği, Siyonist-Evanjelist İttifak yobazlığı, Nil’in çıkış bölgesi Sudan’dan bizim Harput’a kadar 6-7 ülkeyi içine alan takriben 10 milyon km2’yi Arz-ı Mev’ud saplantısıyla Siyonist İsrail’e kazandırmayı, fundamentalist kokuşmuş yapılarından doğan teo-politik sapmayla sözde “cihâd” olarak telakki etmekteler. 10 milyon nüfusa 10 milyon km2’yi tahsis etme hastalıklı hâli…
Hiç unutmamalı ve hep öğretmeli ki Siyonist Yahudiler, evvelâ Osmanlı’ya ihânet ettiler. Katolik İspanya, 1492-1620 arasında Endülüs Müslümanlarına tarihin en büyük ve en korkunç soykırım ve mezalimini yaptı. Yahudilere de çok zulmetti. Osmanlı Hükûmeti, işgale uğramış Endülüs’ten sadece zulüm gören Müslüman Arapları değil, Yahudileri de gemilerle tahliye etti. Müslümanlar daha ziyade kökleri olan şimâlî Afrika topraklarını seçtiler. Yahudilerse Osmanlı Türkü’nün merhametine sığındılar. Hükûmetimiz, onları, Selanik, İzmir, Bursa, İstanbul gibi imparatorluğun önde gelen şehirlerine yerleştirdi:
Bu Yahudilerin torunları, 19’uncu asırla 20nci asrın ilk çeyreğinde atalarını mezalimden kurtaran Osmanlı’nın ölüm îlâmını hazırladılar. Siyonizmin gündemleştiren ve oradan hareketle Yahudi devleti kurmaya çalışan hukukçu ve gazeteci Teodor Herzl’in aracılar vasıtasıyla Abdülhamid Han’a yaptığı teklif, malûm ve meşhurdur:
-Bize Filistin’de çok değil, bir çiftlik kadar toprak vermeniz hâlinde Osmanlı’nın bütün dış borçlarını ödemeye hazırız!..
Paraperest Yahudi, çok büyük bir menfaati olmadan asla bu teklifi yapmazdı. Filistin’e adım attıkları andan itibaren bölgede talan ve istilaya başlayacaklardı. Bir diplomasi dehası olan Abdülhamid Han, haberdeki şeytânî niyeti anladı ve derhâl reddetti:
-Filistin, milletimindir! O topraklar, şehidler verilerek alınmıştır. Bir karışını dahi satmam!
Siyonistler, hayal kırıklığına uğramışlardı. Borçlu Osmanlı’nın teklife dört elle sarılacağını sanmışlardı.
O günden itibaren Hakan Halifeye düşman kesilip diş bilemeye başladılar. Masonları arkalarına, İngiltere’yi yanlarına aldılar.
Osmanlı dahilinde câhil münevverlerle gençleri aldatarak kendi Devlet Başkanlarına hasım yaptılar. Böylece önce 1908 Meşrutiyet inkılabı, sonra 1909 darbesi yapıldı. Devrik Hükümdar, Selanik’e sürgüne yollandı. 1914’te çıkardıkları Dünya Harbi, Siyonist ideolojinin hayat bulmasını kolaylaştırdı. Bir süre sonra Türkiye’de yönetimi arzularına uygun olacak şekilde tanzim ettiler. Osmanlı Hanedanı’nın kundaktaki çocuğa kadar vatandan sürülmesindeki gizli el oldular...
Türkiye, şimdi 21’inci asırda Abdülhamid Han siyasetine dönüş yapmıştır. Onun için Siyonist şer ideoloji, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmandır.
Siyonist-Evanjelist -bir başka sözle- Yahudi-Haçlı İttifakı, Türkiye’nin şu gün yakaladığı kalkınmışlık, sulh ve sükunu geçici olarak görmektedir:
3 Kasım 2002’de kazanılan ve 15 Temmuz 2016’da pekiştirilen yeni dönem, iki asır içinde yakalanmış en mühim tarihî bir fırsattır. Bugün idarede Siyon gölgeli Tek Parti Zihniyeti olsaydı Filistin mes’elesinde İsrail’e destek verilirdi…
İsrail ve yardımcısı şahıs, şirket ve devletler, “Vadedilmiş Topraklar” yalanının hakîkat olması için bütün ordu ve imkânlarını seferber etmiş durumdalar. Tel-Aviv’de iktidar kim olursa olsun yollarından vazgeçmeyeceklerdir. Tek çekindikleri kuvvet, Türkiye’dir…
Mes’elenin şu yanı ise ihmâli mümkün olmayan gerçektir:
Türkiye’de yaşanmakta olan mevcut iyi hâl, süreklilik kazanamayıp da şahıs, dönem ve şartlara bağlı kalır ve bir de muhterisler, sorumsuzluklarına devam ederlerse Arz-ı Mev’ud peşindeki İsrail’in önünde engel kalmaz. Bu hastalıklı noktaya çok dikkat etmeli, tehlikenin çok kere bünyeden geldiğini unutmamalı…
Bilindiği gibi İsrail terörü, Gazze’yi enkaza çevirdi. Şimdi de Lübnan’da aynı katliam ve yıkımı yapmakta. Sırada Şam var. Onu da Anadolu takip eder.
Bu sebeple esirleri bile idam ederek bölgeye gözdağı verip korku salma peşindeki bu “terör örgütü”ne dersinin verilmesi şart olmuştur!
Bu zâlim, keyfî ve hukuksuz idam kararının tatbik edilmesi, insan hakları adına Türkiye’nin kırmızı çizgisi olarak ilân edilmelidir. Bu ideolojik azgınlığı, bugün Tel-Aviv’de durduramazsak yarın Gaziantep’te karşılamak zorunda kalabiliriz. Şunu yapmak meşru müdafaa hakkımızdır:
Netanyahu,
mâsum ve mazlum her yaştan Filistinli esiri idam ederse,
Ankara,
katilin
kalemini
kırmalıdır!!!..
Bıçak kemiği kesiyor…

