Kaydet
a- | +A

Frankfurt Zelzelenin bu defa da Düzce''yi yerle bir ettiğini geç öğrendik. Almanya''ya değerli ilim adamı Prof. Dr. Ramazan Ayvallı ile birlikte bir konferans vermek için gelmiştik. Konferansı Ahmet Aka ağabey organize etmişti. 30 yıldır Almanya''da; ama, O ne kadar Müslüman, ne kadar Türk. Soyismi ile müsemma bir yaradılışta; bir ağa, bir ağabey. Bir akşamdı, toplantıdaydık. Vakit biraz ilerlemişti. Yanımıza geldi ve o babacan sesi ile bize "iyi misin?" dedi.

Bizden hamd karşılığını alınca. Alıştırarak söyledi... Zelzeleyi Ahmet Aka''dan öğrendik. Üç ay önce de kendisi İzmit''in Halıdere''sinde bir depremzede olmuştu. Zelzeleyi öğrenince haliyle İstanbul''la telefon irtibatı kurmak istedik. Ne mümkün? Sabit telefonlar da, cep telefonları da, hatta işletmemizin Frankfurt tesislerinden direkt ulaşılan sistem de cevap vermiyordu. Türkiye''de iletişim bir kere daha yere serilmişti.

Hani iletişimde çağ atlamıştık? Bu konuda iki taraf da birbirini suçluyor. Yüreği yanan vatandaş, Telecom''a kızarken onlar da "abone"lerin konuşma tekniklerine riayet etmediklerini iddia ediyorlar. Ne olursa olsun, neticede telefon denen haberleşme cihazı, en lazım olduğu günde işe yaramıyor. Nerede? Türkiye''de...

Ne zaman? Yirminci asrın son senesinde.

Bir felaket zamanı iş görmeyen telefonu sair zamanda ne yapalım? Telecom''un ders alması şart. Abone şikâyetçi olacak idare, tedbir alacak. Sonrasında uzun süre tek haberleşme imkânımız televizyonlar oldu.

Mevsim, kış, zelzele bir kere daha yaman vurmuş, 7.2 şiddetindeki bir sarsıntı Düzce''yi bitirmişti...Peki, neden daha şiddetli depremler, Tayvan''larda, Tokyo''larda, Meksika''larda Amerika''larda bir şey yapmıyor da bizde onlardan küçük şiddette olanlar, yüksek miktarlarda can ve mal kaybına yol açıyor? Neden illeri, ilçeleri haritadan silercesine harap ediyor? Dosdoğru konuşmak lazım.

Sebep ahlakî. O inşaatı yapan, mimarlar, mühendisler, müteahhitler, kalfalar, tuğlacılar, betoncuların hepsi vebal altında. Suiistimal dizboyu. Malzemeden tasarrufa gidiyorlar netice bu oluyor. Bir veya bir kaç kişinin para hırsı binlerin felaketine yol açmakta. Onun için ahlakî. Merak ediyoruz, bu kimseler şimdi nasıl uyuyorlar, nasıl insan içine çıkıyorlar? Hastalığa doğru teşhis koymalı. Sıkıntının ana unsuru, mânevî müeyyide eksikliğidir. Allah''tan korkmayanlar, hırsızlık yaparak veya bu fiile iştirakle başka insanların dünyalarını karartıyorlar. Malzemeden çalarak yapılan binaya rüşvetle ruhsat alınınca bir zelzele ile şu hallere düşüyoruz. O halde suçlu mühendis, kalfa, müteahhitten ibaret değil. Eksik malzeme ile inşa edilmiş binalara yüreği sızlamadan, vicdanı rahatsız olmadan satış izni, oturma izni veren belediye görevlileri de suçlu. Onlar da ayniyle vebal altında. Bu ruhsat meselesini mutlaka ciddiye almalı, şu günden sonrası için olsun tedbirler getirmeli. Zelzele denen âfet, ilk defa yaşanmıyor, dünyada ilk defa da olmuyor. Önüne gelen müteahhitlik yapamamalı, kontrol şartları ağırlaştırılmalı, bölgenin hususiyetlerine dikkat etmeli. Kat sayısı, o yerin deprem özelliğine nazaran kararlaştırılmalı. Hatta mahalline göre, ahşap, mahalline göre taş bina mahalline göre betonarme izni verilmeli. Ve sonra da bahsettiğimiz o ahlâkî müeyyide faktörü:

Müstakbel, mühendislere, müteahhitlere, belediye memurlarına sağlam ahlakî karakterler kazandırmak lazım. Neyle, nasıl?

İslamiyet''le. Bizim dinimizden gayrı ahlak kaynağımız mı var? Yok, olamaz. İşte Türkiye''nin çıkmazı burada. Türkiye''de felaketten saadete her şey İslamiyet''le alakalı.

Bu alaka kurulamayınca sonuç bir şekilde felaket oluyor. Bunları düşünmek yetkililerine düşüyor. Vatandaşa düşense kardeşini kucaklamak, ekmeğini paylaşmak. Bu felakete düçar olanlara, yalnız olmadıklarını, bir milletin kendileri ile birlikte bulunduğunu hissettirmeliyiz. Her ölü, hepimizin, her yaralı bizim. Her depremzede aile kardeş ailemizdir. Gün dayanışma günü. Yeni bir yüzyıla el birliği ile sapasağlam girmeliyiz.