Harput Bin yılın son hikmetli hadisesinde tarih, tabiat ve gökyüzü güzellikleri Harput''ta buluştu. Harput, daha yüzyıl öncesine kadar Ortadoğu''nun en büyük şehirlerinden biri imiş. 1860''lardan itibaren yavaş yavaş ovaya inmeye başlamış. Ve zamanla esas şehir Elazığ olmuş. Harput nahiye haline gelmiş. Halk, gönlünü yukarıda bırakmasına rağmen istemeye istemeye de olsa aşağıya taşınınca Harput''a "yukarışehir" denir olmuş. Harput, devrinin ilim, san''at ve medeniyet merkezi idi. Divan şiirinin İstanbul''dan sonra en güzel yazıldığı merkezlerden biri de Harput. Türkçe''nin ağızlarından biri de "Harput ağzı" ismini taşıyor. Mimari de öyle. Harput imparatorluğun nirengi noktalarından biri idi. Yurt dışına ilk giden Türkler de buradan Amerika''ya yol bulmuşlar. Tarihi belde bugün, eğri minaresiyle meşhur Sara Hatun Camiî, Ulu Cami, Kurşunlu Cami, Ağa Camiî, Alacalı Cami gibi Selçuklu ve Osmanlı mabedleri, Osman Bedreddin, Fatih Ahmet Baba, Tayyar Baba, Beyzade Efendi, Mansur Baba, Murat Baba, kesik başıyla tanınmış Arap Baba, Üryan Baba gibi türbeleri, hamam, çeşme ve İstanbul, Bursa, Gümülcine çınarlarına kardeş ulu çınarları ve Harput Fatihi Balak Gazi anıtı ile bir açık hava müzesi... Bir kartal yuvasını andıran Harput''a çıktığınızda tarihle buluşuyorsunuz. Ama karşınıza başka zenginlikler de çıkıyor. Ufuklar boyunca uzayıp giden dağlar, bu dağların arasında mekân tutmuş Keban''ın göl suyu ile aynı zamanda tabiatla da buluşuyorsunuz. 11 Ağustos günü bu güzelliklere bir de gökyüzü güzelliği eklendi. Onun için "tarih, tabiat ve gökyüzü güzellikleri Harput''ta buluştu" dedik. Sadece bunlar buluşmadı. Ölülerle diriler de buluştu. Güneş tutulmasını takip için Harput''a çıkan her yaştan yerli yabancı ziyaretçiler aynı zamanda mezarların etrafını çevrelediler. Bir tanıdıkları, akrabaları ile buluşmuşcasına kabirlere yaslanarak sohbet ede ede gözlüklerle güneşe baktılar. Bu büyük kâinat hadisesinde Allah''ın ayetlerinden iki ayet olan ay ve güneşten ay, önceden haber verildiği gibi tam zamanında, saatler 13.12''yi gösterirken dünya ile güneşin arasına girdi. O andan itibaren bakışlar semadaydı. Herkes elindeki gözlüklerle ay ve güneşteki değişimi takip ediyordu. Vakit 14.30''a yaklaşırken iki gündür yakıp kavuran o kızgın güneş, yavaş yavaş yumuşamaya başladı. Önce yakıcılık azaldı, sonra tatlı bir rüzgâr çıktı. Ardından an be an güneşin batışını yaşadık. Güneş tepedeydi fakat batıyordu. Ortalık kararmaya yüz tuttu. Güneş hilal şeklini almıştı. Güneş aya benziyordu... 14.36''da ay, güneşle dünyanın bütünüyle arasına girdi. Çevre karardı, karşıki dağlar kül rengine büründü. Gökte yıldızlar görünüyordu. Harput camilerinde minareler kandil yaktı. Elazığ''da sokak lambaları, ışıkları ile birlikte gecelerdeki gibi uzayıp gitti. Düşünüyoruz. Gün ortasında güneş yok. Gün ortasında yıldızlar ışıldıyor. Gün ortasında elektrik lambaları yanıyor. O halde gece-gündüz kavramları izafi değerler. Yoksa böyle bir şeyler yok mu? Mumlar, demin güneşi batmak kelimesi ile tarif etmemiz gibi bir benzetmeden mi ibaret. Ezelden gelip, ebede doğru atan bir zaman var. O zaman üzerinde yaşayıp gidiyoruz. Birçok yerde güneş tutuldu. Şüphesiz ki güneşin tutulduğu her yer ayrı bir keyif yaşamıştır. Fakat saatler tam 14.36''yı gösterirken, güneş batıp ortalık kararırken insanlar, öyle zannediyoruz ki bu muhteşem güzellik karşısında yalnızca Harput''ta bir ağızdan aynı mutlak hakikati seslendirdiler. Meçhul bir his, dağınık bir orkestraya hükmetmişti: Allah-u ekber!.. İşte o kadar, Allah, büyüklerin büyüğü, en yüksek kuvvet ve kudret sahibi. Kâinat O''nun tasarrufunda. Bu sebeple İslam alimleri aynı zamanda astronomi ilmi ile meşgul olmuşlar. En yakın misallerden biri de Marifetname sahibi İbrahim Hakkı Hazretleri. İnsan tabiata yaklaştıkça tefekkür ederek Allah''a da yaklaşıyor. 20. asrın beton binalarının insanı tabiattan koparmakla ona yaptığı kötülüğü fark ediyor musunuz? Hangi hadise, birbirinden habersiz binlerce insana aynı anda aynı doğruyu söyletir: Allah-u ekber... Harput''ta güneş tuttuk. Bin yılın son güneş tutulmasına şahitlik yaptık. Temennimiz o ki bu tutulma, tutulmuş kalpleri açar. Ve yine temennimiz o ki gelecek asır, insanı tabiatla barıştırır.

