Kaydet
a- | +A

Okuyucu için... Sıradan okuyucu için değil... Etiyle, kemiğiyle, ruhuyla hatmeden okuyucu için...Yazar, hep merak mevzuudur. Nasıl biridir? Nasıl yazar? Gece mi, gündüz mü? Nerede yazar? Kimleri sever? Kimlerden nefret eder? Niçin yazar? Ne zamandan beri yazar? Yazmak isteyenlere ne der? Yazdıklarından memnun mudur? Ve daha onlarca benzeri sual... Diğer taraftan yazar da merak içindedir... Kendisini en çok kimler okur? Kadınlar mı, erkekler mi? Gençler mi orta yaşlılar mı, yaşlılar mı? Hepsi mi? Ne zaman okurlar? Yazdıklarından en fazla neyi severler? Okuyucuların kendinden bekledikleri nelerdir?

Ve yine bir sürü merak... Yazmak ve okunmak, paylaşmadır... Okuyucu en fazla neden hoşlanır? Cevaba şaşıracaksınız... Kendisinde olandan. Şöyle açıklayalım: Yazar, bir tercümandır. O, yerine göre bir başkasının duyup da dile getiremediği mısraları ören şairdir...Okuyucunun karşılaştığı vahşi ve/veya munis tabiattan tasvirler yontan romancıdır... İçindeki gürleyişleri role dönüştüren tiyatro mühendisidir... Sosyal haksızlıklar karşısında çığlıklarını dengeleyen ustadır. Siyasette yönlendirme yapan bilgedir. Okuyucu, okuduğu kimsede bunları bulur. O sütunda, sayfada, kitapta kendini görür. Ve yine kendini sever... O, "aynen kendisi gibi düşünmüş", "tıpkı kendisi gibi duymuş","kendisi gibi bakmış" yazarı beğenir... Tabiîdir. Susayan suya koşar. Acıkan yemeğe gider. Okumak isteyen de ruh dünyasındakilere cevap vereni arayacaktır. Bütün bu gerçeklerin içinde bir de tehlike var ki hafife alınması mümkün değildir... Popülizm. Yazar, okuyucuyu memnun edeceğim derken fikrinden, üslubundan, kendinden vereceği her taviz, ona seviye kaybettirir.

Yazar, gerektiğinde okuyucuya rağmen yazabilendir. Hekim, hastasına ona rağmen ilaç verir. Tıbbî müdahale yapar... Buna mecburdur. Her şeyden evvel meslek ahlakı bu davranışı emreder. Yazarın sorumluluğu daha az olamaz. Hekimin önünde bir kişi vardır. Yazarsa binlere, on binlere, yüz binlere hitap eder. Bu hitap, bir kitapladır, dergiyledir, gazete iledir, ekranladır... İki bilinen bilinmez arasında... Düşünceler, duygular, elektriklenmeler gidip gelir. Bilinen bilinmezlerden en fazla da okuyucu bilinmez. Manavdan her satıcıya kadar herkes müşterisini tanır. Bundan mahrum olan sadece yazardır. Okuyucu müşteri değildir. Yazar da satıcı.

Sanki yazarın gözleri bağlıdır. Bir dağ yamacındaki mağaranın ilk ağzındadır. Etraf hafif soğuk ve ortalık loştur. Köşede yanan meşe odunlarından yükselen alevler, loşluğu aralamaktadır. Siz işte bu loşlukta bir ân veya birkaç dakika veya birkaç saat veya bir ömür bir yazarın sırlarını dinlemektesiniz. O, size sizin ve kendinin iç dünyasını açmakta. O kadar ki bazen, en yakınınızla haftalarca görüşmezsiniz ama sevdiğiniz yazarla bir gün olsun buluşmadan, konuşmadan, dertleşmeden duramazsınız. Kalbden kalbe yolun varlığı araştırılacaksa yazarla okuyucu üzerinde çalışmalı. İki meçhul... İki bilinmez. Bir diğerine göre hiç bilinmez... İki sırdaş. Aynı duygularla hislenen... Aynı hummalı beyin sancılarından beslenen... Aynı adaletsizliğe, seviyesizliğe, laçkalığa, densizliğe, görgüsüzlüğe öfkelenen.... İki insan... Kitabevleri, çok da başarılı bir şekilde kitap fuarları düzenlemekteler. Bu fuarlarda "İmza Günleri" tertip edilir. Bu günlerde yazarın bulunduğu tezgâhın önünde sıralar oluşur. Okuyucular, satın aldıkları kitabı yazara verirler. O da bir kelime dahi konuşma imkânı olmadan kitabının ilk sayfalarını imzalar.

Hayır!.. Yanlış demiyoruz... Ama sormadan da geri duramıyoruz.... Bu ne kadar doğru, ne kadar güzel, ne kadar yerinde? O iki bilinmeyen... Bir gün bu şekilde yüz yüze gelmemeli... O sırlar, duygular, fikirler, öfkeler, çok satma kaygısı ile yer değiştirmemeli. Araya para girmemeli. Zaten kitapta yazarın ismi yazılı. Bu imza değil mi? Kitabın kendisi bizzat imzası değil mi?

Fakat yine de sevdiği, hatta hayran olduğu insanla bir araya gelmek... Okuyucunun hem arzusu... Hem hakkı... Herhalde bunun en isabetli yolu yazarı ziyaret etmektir. Okuyucu yazarla neden buluşmak ister? Onu daha yakından görebilmek, kafasındaki birtakım suallere cevap almak için... Öyleyse yazarı ziyaret etmeli... O zaman sohbet imkânı olur. Yazarına kavuşmak, okuyucunun hakkı... Ama stad gişesi önüne dizilir gibi değil. Bu sebeple, kitabevleri, bu imza günlerini bir sohbet ortamına dönüştürmeliler. Bir mekânda önce tanışma ve sohbet olur. Daha sonra ayrılırken de kitaplar imzalanır...

Yazara mektup yazmak... Sohbetine katılmak... Kitap okumak... İmzalattığı kitabı yarınlarına miras bırakmak... Kişinin, entellektüel faaliyetidir... Derken sualler de sökün ediyor... Acaba... Kaç insan... Bir yıl içinde kaç kitap okuyor? Kaç kişi, bir günde kaç yazarı takip ediyor? Kaç kişi, kaç yazara ne kadar aralıkla mektup yazıyor? Kaç vatandaşın kitaplığında kaç yazarın imzalı kitabı var? Yazarın yeni zamanlardaki ismi "kanaat önderi"... Kanaat önderleri ile diyalog içinde olan toplumlar diğerlerinden farklıdır.