Kaydet
a- | +A

Tarih ve coğrafya kitaplarını saymazsak çocukluğumuzda İran''la tanışmamız çay tabakları vasıtası ile oldu. Galiba çok kimsenin de öyle olmuştur. Hani o kırmızı-beyaz desenli porselen tabaklar; sarı kuşaklı bardakların kaideleri. Bu tabakların tabanında, bardağın oturduğu çukurlukta saçları lüle lüle kabartılmış bir kadın resmi bulunurdu. Tabağın altında ise hangi millet tarafından imal edildiğine dair işaret basılıydı. Çin, doğulu bir prensesin resmi ile bir pazar yakalamıştı. Halbuki o sırada -şimdi öyle değil mi?- Çin, "Kızıl Çin"di.

Tabaktaki portrenin hikâyesine gelince:

Prenses Süreyya, çocuk doğuramadığı için İran Şahı Rıza Pehlevi, O''nu -çok sevmesine rağmen- boşamış; ardından Farah Diba ile evlenmişti. Süreyya da Avrupa''yı mekân tutmuştu. Ama; eski prenses porselen tabaktaki resmi gibi durgun ve mahzun bir hayat geçirmiyordu. "Jet sosyete" tabir edilen Avrupa çapkınları arasında fink atmaktaydı. Rıza Pehlevi de yeni eşi ile Avusturya ve İsviçre dağlarında kayak yapıyordu. Halkı ile arasında uçurumlar vardı. Hem Prenses Süreyya''nın ve hem de Şah Rıza Pehlevi''nin peşinde bir alay olmasa bile o güne göre hatırı sayılır sayıda paparazziler -bu kelime henüz yoktu- dolaşır ve hayatlarının yakalayabildikleri her karesi ile magazin basınını beslerlerdi. Bu sırada Rıza Pehlevi gururunun zirvesindeydi. Yaptırdığı anıtlarla İran''ın -nereden çıkartıyordu bilinmez- 2500. Yılını kutluyordu. Bizden de devlet büyüklerinin iştirak ettiği bu törenler, göz kamaştırıcı geçmişti. Diğer taraftan Şah, başta Türkiye olmak üzere komşularını tehdit edecek çapta hızla silahlanmaktaydı. Ortadoğu''nun silahta en zengin ülkesi durumuna gelmekteydi.

Ancak yine bu sırada bir başka olay gelişiyordu. İran''dan kaçıp Irak ve Türkiye üzerinden Paris''e giderek bu şehirde yerleşen Humeyni, Şah rejimine karşı muhalefet cephesini genişletiyordu... Ne ile? Evet; bu ilginçtir. Zira o gün ne uydudan yayın yapan TV''ler vardı ve ne de internet? Humeyni, Paris''te ses kasetleri dolduruyor, bunlar başta başkent Tahran olmak üzere İran''ın şehir, kasaba ve köylerinde yayılıyordu. Bu yaygınlık öylesine gelişti, büyüdü ve önüne geçilmez hal aldı ki sonunda mutantan bir hayat süren Şah Rıza Pehlevi ailesi ile birlikte canını yurt dışına zor attı. Hatta Amerika''da ölünce ölüsü dahi İran''a kabul edilmedi. Mezarı şimdi Kahire''de. "İran İslam Devrimi" Şah rejimini yıkınca ''Ayetullah'' denen Humeyni, Tahran Havaalanına ayak bastı. Onun Tahran''a indiği gün coşkun kalabalıklar kendisini karşıladılar. Şahlık rejimi yıkılarak yerine yeni bir devlet kuruldu "İran İslam Cumhuriyeti." Kurulmakla kalmayıp rejim ihracına da başladı... Derken her ihtilal gibi devrim muhafızlarının öncülüğünde yapılan İran İslam devrimi de evlatlarını yemeye başladı. Başbakan Beni Sadr gibi devrimin bazı liderleri diğerleri ile ihtilafa düştükleri için Avrupa''ya kaçmak sureti ile hayatlarını kurtardılar. Asker kesimi ise büyük kayıp verdi. Çok sayıda rütbeli subay katledildi. Bunlar olurken bir de Irak''la savaşa tutuşuldu. Bir ihtilal yaşamış, komuta kademesi dahil önemli ölçüde subay kaybına uğramış İran''la Irak sekiz yıl boyunca vuruştular. Bu vuruşma Humeyni''ye rejimini oturtma fırsatı verdi. Aynı fırsat, Saddam Hüseyin için de mevzubahisti. O da başta kalmak için meşru bir bahane yakalamıştı. İran, savaş sonrası aşağı yukarı on yıldır bir sessizlik içindeydi. Sükût, çığlıklara gebedir. İşte son İran hadiseleri bunu bir kere daha göstermiş oluyor. İran, meçhule doğru seyrediyor. Yarın karanlık. Yalnız bir şey var ki bu bahis için teferruat olsa da Türkiye açısından hayati kıymette. İran, 63 milyonla ülkemizin nüfusunu yakalamış. Bu gidişle yakında geçer de... Halbuki arada büyük fark vardı.