İran devrimi 1979''da olmuştu. Aradan 20 yıl geçti. Bu 20 yılın son iki yılı hariç, tamamı sıkı ideolojik uygulamaya dayanır. Hadisenin kötü tarafı Şah dönemine tepkiden kuvvet alarak gerçekleşen yeni rejimin İslamiyet''e mal edilmesidir. İsminin "İslam Cumhuriyeti" olması sayıları çok az da olsa bazı saf Müslümanların gönlünü çelmeye yetti. Oysa İran''la derin mezhep ayrılıklarımız vardı.
İran, 16. yüzyılda Safevi Hanedanı ile şialaşmıştı. Bir Türk hanedanı olmasına rağmen Osmanlılarla büyük savaşlara tutuştu. Boyunun ölçüsünü de aldı.
Saf Müslümanların "İran İslam Cumhuriyeti"ne gönülleri kayarken, bazı okur-yazar "İslamcılar" da İslamı reformize ederek mezhepler üzerine çıkartıp İran''la kaynaşma yollarını deniyorlardı. Bu yüzden Yavuz Sultan Selim gibi emsali az çıkar bir dahi Padişaha bile dil uzattılar.
Bu manzara, tarihin bir başka şekilde tekerrürü demek oldu: Şah İsmail zamanında adına "Şah Kulu" denen şii-acem ajanları Yavuz''un kararlı müdahalesi olmasa nerede ise Doğu Anadolu Bölgesi''ni Sünnîlikten ayırarak İranîleştirecekti.
Bu hareket, köylü arasında revaç bulmuştu.
Humeyni devrimi ise farklı yayılma istidadı gösterdi.
Şia, bu defa İslamiyet adına mürekkep yalamış birtakım yarı aydınlar yolu ile büyük şehirlere sızıyordu. Neyse ki gerçek kısa zamanda anlaşıldı. Sağduyu galip geldi de bu tehlike kısa zamanda atlatıldı. Tehlikenin atlatılmasında en etkin faktör, sünni itikat ve mezheplerin dimdik ayakta oluşlarıdır. Fikirlerin kaba kuvvetle kalblerden sökülüp atılması mümkün mü? Bu itibarla yeri gelmişken bir kere daha tekrarlamakta fayda var ki ülke bütünlüğü de bir tarafa; Osmanlı coğrafyası ile Orta Asya''daki varlığımızın ana taşıyıcı unsuru sünnî itikad yani ehl-i sünnet vel cemaat yoludur. Şunu demek istiyoruz: İran, komşumuzdur. Oradaki her dalgalanma şu veya bu ölçüde Türkiye''ye tesir etmektedir. Nitekim Humeyni''den kaçanlar İstanbul''da mahalleler oluşturmuşlardır.
Şimdiyse İran bir başka türlü çalkalanıyor. Muhammed Hatemî''nin 1997''de muhafazakârların güçlü ismi Natık Nuri''ye karşı seçmenin yüzde yetmişinin oyunu alarak Cumhurbaşkanı olması batılılaşma ve demokratik hayata geçiş için bekleyenleri ümidlendirdi. Bu ümid, Hatemî''nin sonraki tavırları ile daha da büyüdü. Halbuki İran''da kuvvet Cumhurbaşkanında değil, dînî lider Ali Hamaney''de idi. Buna rağmen faili meçhul cinayetlerin artması, basına kısıtlamalar getirilerek gazete kapatma yoluna gidilmesi üniversite gençliğini sokağa döktü. İran, bir haftadır bu sokak hareketleri ile alt-üst. Cuma günü 10 bin, pazar günü 20 bin kişilik öğrenci eylemleri oldu. İran''da 1 milyon 300 bin öğrenci mevcut. Bu rakkamla eylemdeki aktif sayı karşılaştırıldığında değişim isteyenlerin azlığı kendiliğinden anlaşılır. Yine de bir hafta dayanabildiler. Seslerini dünyaya duyurdular. İran''da muhalefet döneminin de beklenmesi gerektiğini haber verdiler. Ölenler dahi oldu. Onlar bunu yaparken en büyük desdekleri ılımlı Hatemî idi. Ancak Hatemî dün bazıları için sürpriz sayılacak bir tavırla eylemlere cephe aldı. Peki, bu bir arkadan vurma veya yarı yolda koyma mıdır? Belki de gerçekçi adım atma gereği. Yoksa kendisi de yerini muhafaza edemezdi. Şimdi ABD düşmanlığı bileniyor. Hadiseler bugün için kapansa da ileride tekrar patlak vermeyeceği söylenemez. Öğrencilerin sloganlarına dikkat etmek gerekir. Ne diyorlar? "Kahrolsun diktatörlük!" Baskı ve dikta rejimi altında yaşadığına inanan insanlar, bir gün bir şekilde mücadeleyi yeniden başlatırlar. Şimdilik Humeyni rejiminden kopma olmasa da İran''ın meçhule seyri devam edecektir. Şu var ki Türkiye hassasiyetini korumak zorunda. Bir acaip soru? Öcalan''ın idama mahkumiyeti ile Amerikan yönlendirmeli İran gençlik ayaklanması arasında bir münasebet olamaz mı? ABD bir Kuzey Irak Projesi peşinde ise Türkiye hangi üslupları geliştirecektir?
İran nereye giderse gitsin sonuçta biz bir şekilde etkileniyoruz. Tarihten beri böyle. Devlet hayatında komşu seçmek milletlerin elinde değil. Bu sebeple komşuya karşı dikkatli dil kullanmak lazım. Hele karışık zamanlarında. Hele sorumluluk mevkiinde olanlar daha dikkatli olmalı.

