Hele ilk okullarda; öğretmen de annedir, babadır. Bunu küçük öğrenci de öyle bilir, öğretmen de. Tayin gibi, nakil gibi, göç gibi sebeplerle ilkokul öğretmeninden ayrılmak, ayrılıkların en ağırıdır. Sanki kalpler yırtılır. Üzülen sadece küçük kalbler değildir. Öğretmenler de onca yaşlarına rağmen hüzünlenirler. Bu zelzele felaketinde acaba en fazla kimler mahzun oldu? Hiç şüphesiz altmışbeş milyon.
Siz bakmayınız zelzeleyi dahi kavga mevzuu yapanlara. Yüreği olan herkes yandı. Belki sadece bizim millet değil, milletimizi seven herkes, acımızı paylaştı. Buna rağmen annesini kaybedenlerden, babasını kaybedenlerden, kardeşini kaybedenlerden, hısım-akrabasını kaybedenlerden en ziyade üzülen, kederlere boğulan, unutulmaz sancılarla savrulan annelerdir-babalardır. İşte öğretmenler de onlardan...ilk öğretimi ile lisesi ile öğretmenler. Yeni bir tedrisat yılı daha açıldı. Şimdi bazı okullar, yok; onlar artık enkaz bile değil; iş makinaları, enkazlarını yıkıp kaldırdığı için hiç yoklar. Yüzlerce, binlerce, çocuğun oynayıp, koşuştuğu, ders çalıştığı, imtihan olduğu, sınıf geçtiği, gülüp-şakalaştığı, yarınlarına "hatıra" diye yazılan acı-tatlı olayları yaşadığı mekânlar bugün sadece tuğla renkli arsalardan ibaret.. Bu okulların çocukları çadırlardalar. Veya okullar sağlam ama sınıflar noksan... Sınıflarda yoklamalar yapılıyor.
Bir çocuk, '' tahtada'' sınıf mevcudunu okumakta. Numaralar okundukça ara ara sessizlikler oluyor. O sessizlikler, bir ölüm vesikası gibidir. "Burdaa!" diyemeyen nidaların yerini derin bir sessizlik kaplamakta. O ân arkadaşları da öğretmeni de o sesi hatırlıyorlar. Sınıf mevcudunun tesbit edildiği o ilk derste, çocuklar-gençler, arkadaşları için üzülüyor. Nasıl üzülmesinler? Bir dönem öncesinde birlikte sınıflarını geçmişlerdi. Her birinin yarınlara dair hayalleri vardı. Tatil bile ayrılık yüzünden o kadar makbul değildi. İki yıldır, üç yıldır aynı sırayı paylaşanlar dahi mevcuttu. Bu çocuklar, bu gençler üzgünler. Çok üzgünler. En fazla üzgün olanlarsa öğretmenler. Çünkü, onlar da anne, onlar da baba. Her çocuk, onların da çocuğu. Herkesin evinden bir veya bir kaç, sevgili öğretmenlerimizin evindense onlarca cenaze kalktı.
Numarası okunan yavru, ses veremeyince bu öğretmenler, göz yaşlarını acaba nasıl saklıyorlar? Her yokluk onları kim bilir nasıl derinden yaralıyor... Çanakkale muharebesinde verdiğimiz 253 bin şehidin onda biri yedeksubaydı. Bu destanın yazıldığı 1915 yılında Galatasaray Lisesi mezun vermemiştir.
Sebep? Sebebi bizim varlığımız. O gencecik, bıyığı yeni terlemiş delikanlılar, bu topraklar için, bu ay-yıldızlı bayrak için şehîd düştüler. 17 Ağustos felaketi de savaş gibi.
Bir savaşın derin izlerini, yanıklarını, elemlerini yaşıyoruz. Şehidlerimiz, Balkan Harbi''nde, Çanakkale''de, Birinci Cihan''da, İstiklal Mücadelesi''nde dolu dolu öldüler. Bizler... Hayatımızı borçlu olduklarımız için duası ile hatmi şerifi ile şiiri ile tiyatrosu ile hikâye ve romanı ile dolu dolu eserler veremedik. Bundan mahcup olmamız lazım. Bereket ki bazı şahsî gayretler yüzümüzü ak ediyor. Bundan dolayı Çanakkale''yi destanlaştırarak kalblere nakşeden Mehmed Akif''ten Allah razı olsun. Şu zelzelede o şiiri çok güzel okuyan delikanlılardan kimbilir kaçı ruhunu Rabbine teslim etti... Geçmiş savaşlardaki ihmali burada bir kere daha tekrarlamamalıyız. Zelzelenin edebi ürünleri verilmeli. Öylesine malzeme var ki... Yazarlarımızı, şairlerimizi, hikâyecilerimizi, romancılarınmızı, yazarlarımızı vazife bekliyor. Onlar, her halde san''atkâr gönüller ile herkesten çok o öğretmenleri, arkadaşlarını kaybeden çocukları, o sınıfın havasını anlarlar. Onlar, ilahî kudretin kendilerine bahşettiği sezgi ile bir annenin yüreğini, bir babanın azabını, bir kardeşin acısını, bir mahallenin ıstırabını önümüzdeki zamanlara taşırlar.

