Yaşananların bir de yarın boyutu var.Bugün yapıp ettiklerinizi sadece bugün değil yarın da yargılarlar. Zaten şaşmaz hüküm, hissi davranışların yerini soğukkanlılık aldığında verilir. Çok kere, çok hadise çağdaşları tarafından hakkıyle değerlendirilemez. Vak''aların oluş zamanlarına nisbetle hükmün verildiği zamanlardaki ismi tarihtir. İnsanın bir de tarih önünde sorumluluğu var. O halde kısıtlayıcı, kayıt altına alıcı denetleme mekanizmalarını şöylece sıralayabiliriz: Kanun, teamül, ahlak, vicdan, cemiyet ve tarih... Herkes, yanlış yapabilir. Beşer olmanın sonucudur. Bunu herkes bilir. Herkes yanlış yapabildiği için aklı başında herkes yanlış yapmamaya dikkat eder. İnsanın yanlışının kendini bağlaması çok da mühim olmayabilir. O, ferdî çerçevededir. Büyük zarar, yanlışı, hatası, kusuru....kendini aşıp topluma ziyan verenlerin davranışlarından doğar.
Onlar da ilk elden şunlardır: Devlet adamları, hükûmet erkânı, din adamları, eğitimciler, hukukçular ve topluma tesir edebilenler. Bundan dolayı bu ve benzeri meslek ve makam mensupları için tâ geçmiş devirlerden günümüze ağırlaştırılmış şartlar ihdas edilmiştir. Mesela Japonya''da beş yıl hakimlik yapmayan avukat olamaz. ABD''de hem tıp hem hukuk tahsilleri çetindir. Bu iki fakülteye lise mezunları değil, ancak bir fakülteyi bitirmiş olanlar girebilir. Biri kişi sağlığı, diğeri de kamu huzuru ile alakalıdır. Öncelik ise herhalde hukuktadır. Hukukun yanlış tatbikinin açtığı zarar-ziyan, bazen bir şahsın sakat kalması veya hayatını yitirmesini fevkalade aşıp asırlara dayanan kapanmaz yaralara yol açabilmektedir.
İnsanlık tarihinin en trajik olayları hukukun cehalet, husumet veya menfaate alet edilmesi neticesi meydana gelen adaletsizliklerdir. En son ve unutulmaz misalse -şüphesiz ki- Yassıada Mahkemesi''nin kararları. Bu mahkemeyle mensupları ve onların kararları, Türk milleti tarafından reddolunmuştur. Türk Mahkemeleri, hükümlerini "Türk Milleti" namına verirler. Milletse o mahkemenin hükmünü iade ederek tarih önünde mağdurlarından özür dilemiştir. Bugün hele yaşları kemale ermiş hakim ve savcıların bunları bilmeleri lazım. Biliyorlar da... Buna rağmen yarın bizzat kendilerinin pişman olacakları hukukî yanlışlıklar ile karşılaşıyoruz. Bir savcı, TBMM Başkanı''nın re''sen milletvekilliğini düşürmeye yetkili olmadığını bilir. Bir savcı, gece yarısı kapı zorlanamayacağını da bilir. Keza, hukuka duygu ve düşmanlığın karıştırılmayacağını da. Üstelik zanlı bir kadınsa. Hele o kadının yanında küçük çocuklar bulunuyorsa hukuk teknisyeninin daha fazla dikkatli olması gerekir. Bu dikkat, tarafsızlık ve soğukkanlılığı DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel''de müşahede edemedik. Muhakeme edilememiş, dinlenmemiş birine mahkûm muamelesi yapılması insanı tarih önünde zor duruma düşürecek bir yanlıştır. Üstelik mahkûmun bile en azından insan hakları vardır. Üstelik bir kanun maddesi diğer maddeler çiğnenerek de tatbik edilemez. Nerede kaldı konut dokunulmazlığı? Mantık nerede? Gündüzler bitmemişti. Zanlının cinsiyeti, siyaseti, suçu her ne olursa olsun Türkiye, şu hukuk şovuna sahne olmamılıydı. Bu kusuru sayın savcıya yakıştıramadık... Bir savcı, ne dedektiftir ne polis şefi. Mahkemelerin itibarı yıpranmamalı. Bu hassasiyeti en fazla hukukçuların göstermesi lazım. Ama... Manzara tersine. Hukuk, ayaklar altına alınıyor. Hukukun çiğnendiği yerde adalet olmaz. Adaletin olmadığı memlekette ne olur ki? Garip tezatlar içindeyiz. Biz bir yandan bütün dünyaya ne kadar medeni olduğumuzu ilan eder ve aralarına alınmamızı beklerken, bir yandan utandırıcı hadiseler yaşıyoruz. Bir yandan dünya devi olmak isteyen Türkiye, bir yandan küçük mes''elelerin peşine takılanlar.

