Nedir yargı? ''Kaza.'' Bu kaza, ne trafik kazası, ne de ilçe.
Bizim üniversite yıllarımızda Anayasa derslerinde henüz yasama, yürütme, yargı denmeye başlamıştı. Kuvvetler ayrılığının bir önceki isimleri teşri, icra ve kaza idi. Zaten Anayasaya da Esas Teşkilat Kanunu deniyordu. Bir önceki dönem, 1961 Anayasasına tekaddüm eden zamandır. Veya 1924 Anayasa düzeni. Şu kısa izahattan da anlaşılacağı gibi parlamenter sistem, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanır: Döneme göre kelime ve mefhumlar değişse de prensip hep aynı: Yasama, yürütme, yargı. Yasama meclistir, kanun yapar, hükûmeti denetler. Yürütme, hükûmettir, devleti işletir. Yargı da mahkemelerdir, hüküm verir. Şu söz, her zaman ve her zeminde sıkça işitilir. Hatta yerli yersiz telaffuz edilir. Bazen bir ukalalık numunesidir. Bazen bir can simidi. Bazen de kurnazlık
-Bu mesele yargıya intikal etmiştir, üzerinde konuşmak doğru olmaz. Mes''elenin intikal ettiği yargı, şemasını yukarıda çıkarttığımız güçtür. Şablonculuğun mânâsı yok. Herkes birbirinden öğrendiğini tekrarlamakta: Bu mes''ele yargıya intikal etmiştir, üzerinde konuşmak doğru olmaz. İyi ama anayasal müesseseler sadece yasama, yürütme ve yargıdan ibaret değil ki. Bir de basın var, bir önceki dönemde matbuat dedikleri, şimdilerde medyalaşan varlık. Ona da dördüncü kuvvet denmiyor mu? Sivil toplum kuruluşları yok mu? Öyleyse neden imal-ı fikr etmenin, düşünce üretmenin, yorum yapıp, ufuk açmanın önüne geçilir? Mantık şu: Mahkeme, yani hakimler, savcılar, avukatlar bir tesir altında kalmadan yargı sürecini tamamlasın. Kararlar, tesirden âzâde olsun. Adalet yerini bulsun. Mahkemenin üç ayağı, hakim, savcı, avukat denen insanlar cemiyet dışında cam kavanozda yaşayan kimseler değil ki. Onların da eşi, anası-babası, oğlu-kızı, akrabası, akranı, meslekdaşı, onların da eti, kemiği siniri var. Ellerindeki dosyaları onlar da konuşuyor.
Robot gibi davranamazlar...
Kim bilir kaç savcı, tanzim ettiği kaç iddianameden, kaç avukat, savunduğu kaç davadan, kaç hakim, verdiği kaç hükümden dolayı vicdan âzâbı çekmektedir.
Veya... Kaç hakim, dosya münderecatından dolayı inanmadan karar vermiştir...
Veriyor... Bunlar, filmlere, kitaplara konu değil mi?
Öyleyse kamuya intikal eden; evlerde, iş yerlerinde, otobüslerde tartışılan bir mes''ele sırf yargıya intikal etmiş diye neden medyada yani gazetelerde, dergilerde, radyolarda, televizyonlarda müzakere ve münakaşa edilmesin? Herkes konuşabilsin, yazabilsin. Eğer kanun böyle bir Berlin duvarı örmemiş olsa mahkemelerin istifade edeceği nice kıymetli fikirler ortaya çıkar. Mahkemeler, tez ve dayanak kazanır. Belki daha huzurlu olur. Dikkat edilecek tek husus hakaret olmamasıdır. Onu da zaten ceza kanunu yasaklamakta. Üstelik internet bu şablonu kırmadı mı? İletişim, mes''elenin yargıya intikal etmiş olmasını tanımıyor. Eğer, okuduğu, dinlediği fikir, beyan, makale, görüş ve analiz sebebiyle bir savcı veya hakim görüş değiştiriyorsa demek ki okuduğu doğru. Kendisi de doğru olanı yapmış
Bunda mahzur nerede? Yanlışta mı ısrarlı olmalıydı? İlgili yasaklayıcı madde mevzuattan çıkartılmalıdır. Bu mevzuda parlamenterler çalışma yapmalıdır. En önce çalışma yapması gereken de mahkemelerdir.

