Sebep ne olursa olsun; bir felaket karşısında üzülmek, gözyaşı dökmek, uykusuz geceler geçirmek insan olmanın neticesi. Hele o felakette gözbebeği canlar kaybedilmişse keder insan kalbinin ayrılmaz parçası oluyor.
İslamiyet''te yas yok. İslamiyet, insanı yastan uzak tutmuş. İnsan, şerefli olduğu kadar aynı zamanda en tahammüllü varlık. Üzülmek sadece insana mahsus değil. Üzülmek, aslında canlı olan herkese mahsus. Üzülmek, nihâî noktada kadere bağlı bir keyfiyet. Bu zaviyeden mütalaa edildiğinde kaderle keder kelimeleri arasındaki bağa şaşmamak mümkün değil. İnsanın ağladığı zamanlar vardır. Bir de milletlerin ağladığı. 17 Ağustos milletçe ağladığımız bir tarih oldu. Yasa olmasa da kederlere boğulduk. İsmine "geri kalmışlık" mı deniyor yoksa daha kibar söylenişi ile "az kalkınmışlık" mı; her ne ise işte o halden kurtulma ümidindeyken fena hırpalandık. Asrın felaketini yaşadık. Ama bu yaşadığımız ilk felaket değil... Doğrusunu söylemek gerekirse yirminci asrı felaketlerle geçirdik. Hem maddî, hem manevî felaketler bir yüzyıl boyu yakamızı bırakmadı. Acaba başka bir asırda da böylesine insan ve maddî varlık kaybımız oldu mu? Asrın başında İttihad Terakki''nin sahneye çıkması ile yönetim kargaşasına düştük, Balkan Harbi mağlubiyeti geldi. Sonra Birinci Cihan Harbi felaketi ile yıkıldık. Cihan Harbi içinde Çanakkale Savaşı başlı başına bir dram. Sonra ölmediğimizin fermanı Kurtuluş Savaşı mücadelesini verdik. Bunlardaki şehîd, yaralı, gazi ve yoksulluğa düşmüş insan sayısı milyonlarla ifade edilecek çapta. Göz yaşları, kederler ve yoksulluklar onlarca yıl sürdü. İşte o az gelişmişlik veya geri kalmışlık kahredici keyfiyetinin başlangıç sebebi vakalar. İkinci Cihan Harbi sürecinde ise dolaylı bir felaket geçirdik.
Ne var ki bu kadarla kalınmadı. ''70''li yıllar da felaket doluydu. Binlerce fidan gibi genci terör yüzünden toprağa verdik. Bir felaketse yakamızı hiç bırakmadı; trafik kazaları. Son kırk senedir trafik yüzünden on binler öldü veya sakat kaldı.. 30 bin vatandaşımız da PKK yüzünden hayatından oldu. Belki bir o kadar sakatlandı, bir o kadar yerinden yurdundan olarak fakirleşti. Bu da ''80''li yılların büyük kederiydi. Tam kurtuluyoruz derken zelzele kapımızı çaldı ve coğrafi alan ve nüfus yoğunluğu itibariyle asrın en büyük felaketi ile yüz yüze geldik. Asrı felaketle açtık, felaketle kapatıyoruz. Savaşlar, darbeler, terör, bölücü hareketler, trafik kazaları, zelzeleler... Evet, bazı müteahhitler hilekâr, bazı mimarlar cahil, bazı mülk sahipleri dikkatsiz, bazı kimseler aldırışsız olabilir. Doğru; lakin hepsi bu kadar mı? Eğer bu kadarsa maruz kalınan felaketi "doğa olayı" diye yorumlamak bir tesellidir. Ne var ki doğa olayını aşan vakıalar da var; dua olayı da var. Bir de onun üzerine kafa yorulsa... Günlerdir deprem bölgesindeyiz. Uzaktan gözlemleyerek değil, doğrudan yaşayarak yazıyoruz. Şu yıkık binaların önünde şu kifayetsiz çadırlarda durup düşünürken akılmıza hep o söz geliyor "bir iş nasıl başlarsa öyle devam eder"... Asra, o talihsiz yirminci yüzyıla kötü başladık ve maalesef kötü bitirdik. Buna rağmen, onca gama, kasavete rağmen yine de ümidsiz değiliz. Önceki felaketleri nasıl aştıysak inşallah bunu da aşacağız. Böylesine çile imtihanlarını yaşamış bir millet bunu da aşacaktır. "Her şerde bir hayır vardır" sözü de bize ait. Umulur ki şu şer hayra tebdil olunur. Felaket fırsata çevrilir. Neden olmasın? Olur. Ancak, herkesin ama herkesin olup bitenden bir ders çıkartması gerekiyor. Sırf bir doğa olayı ile mi karşı karşıyayız, yoksa ondan öte bir de dua olayı da var mı? Halk birincisi kadar ikincisini de iliklerine kadar hissediyor. Halkın arasına girdiğinizde ibret alınacak çok şeyler işitiyorsunuz... İnancımız o ki yaşanan felaket ne kadar büyük ve dayanılmaz olsa da acılarla yuğrularak gelen bu millet, onu bir şekilde fırsata çevirerek bir sıçrama yapacaktır. Zira bu felaket aynı zamanda toplumda bir yumuşama vesilesi oldu. Yasta kalmak olmaz. Dediğimiz gibi bütün ağırlığı ve acılığına rağmen yas zaten yasak. Bir ay geçti. Kolları sıvamanın zamanı. Hayat devam ediyor. Bir yandan yaraları saracak, bir yandan da yarınlara hazırlanacağız. Başka çare yok... Bir büyük imtihanın önündeyiz...

