Son yıllarda şu cümleyi hepimiz defalarca duymuşuzdur: Çocuklar söyleneni değil, gördüğünü yapar. Yani kelimelerden ziyade, anne ve babanın sergilediği tutumlar önemlidir.
Bu doğru elbette. Ama yanlış olan, bu cümleye fazla takılıp kelimelerin önemini yok saymak. Çünkü çocuğun kimliğini dil inşa eder. Çocuklar alfabeyi okulda öğrenirler belki ama anne babalarının kelimeleriyle cümle kurarlar.
Ve biz maalesef bir süredir konuşmalarımıza pek dikkat etmiyoruz. Anadolu coğrafyasının kadim hakikatleriyle, popüler kültürün güdük gerçekleri kafa kafaya çarpışıyor. Bu çarpışmadan bizden olmayan, ithal ve köşeli anlamlar çıkıyor. Tıpkı yabancı bir dilden çevrilirken ruhunu kaybeden bir şiir gibi...
Mesela çocuklar sıfatların anlamını yanlış öğreniyorlar.
Yalnızlığı sevenler; içe dönük. İnsanları rahatsız etmek istemeyenler; çekingen. Gürültü yapmadan, kendi hâlinde yaşayanlar; pasif. Yüzü kızaranlar; utangaç. Az konuşanlar; asosyal. Ağlayanlar; zayıf. Üstlerine saygı gösterenler; yalaka. Herkese karşı iyi niyet besleyenler; saf.
Oysa bu hâllerin her birinin başka bir adı vardır: vakar, hayâ, tevazu, sadakat, safiyet. Mahcubiyet bizim coğrafyamızda bir zaaf değil, erdemdir. Doğru zamanda kızaran yüz, kişinin yüzünü ağartır.
Ama bu hasletler artık sanki bir kusurmuş gibi, küçültücü etiketlerin arkasına saklanıyor. Kelimeler değişince, değerler de yer değiştiriyor. Erdem sandığımız şey bir gecede eksiklik ilan ediliyor.
Ve çocuklar hayatın anlamını çözmeye çalışırken bu yetişkin sözlüğünü kullanıyorlar maalesef. Böyle bir müfredatla yetişen çocuklar da kendilerini kalabalığa uydurmak için yanlış yollara sapıyor. Kendi tabiatlarına yabancılaşıyor, olmadıkları biri olmak için kırıla kırıla büyüyorlar.
Buradaki asıl mesele, "Aman efendim, doğru kelimeyi seçelim de narin yavrumuzun kalbi kırılmasın" tarzı pembe bir pedagojik hassasiyet değil. Mesele çok daha hayati.
Psikolojinin yıllardır bağıra bağıra söylediği bir şey var: İnsanlar, kendilerine yapıştırılan etiketlerin kostümünü giyer ve ona göre oynamaya başlarlar. Buna süslü dilde "kendini gerçekleştiren kehanet" diyorlar. Haydi biz de "Bir adama kırk gün deli dersen deli olur" diyelim.
Bir çocuğa sürekli "Çok yaramazsın" derseniz, çocuk bir süre sonra yaramazlığı ana karakteri olarak benimser. Aynı görünmez mekanizma "İçine kapanıksın", "Asosyalsin", "Tuhaf bir çocuksun" dendiğinde de tıkır tıkır çalışır.
Düşünce dünyasının ölçü birimi kelimelerdir. Ve sıfatlara yanlış anlam yükleyen yetişkinler, çocukların karakter inşasında malzemeden çalmaktadır.
Kötülük aklama rehberi
Bu arada sadece masum duyguları olumsuz etiketlemekle kalmıyoruz. Toplumsal çürümeyi ve ahlaki erozyonu da sevimli kelimelerle süsleyip alkışlıyoruz.
Bir yanda dürüst, saygılı insanları "ezik" ilan ederken; diğer yanda toplumun kural tanımazlığını ambalajlayıp pazarlıyoruz.
Emniyet şeridini ihlal edip kul hakkına girene "gözü açık", işini liyakatle değil de torpille halledene "iş bitirici", kendi menfaati için herkesin hakkını gaspedene "atılgan" dersek, bu çocuklardan yarın nasıl iyi birer insan olmalarını bekleyeceğiz?
Biz dürüstlüğü "enayilik", nezaketi "pısırıklık", hakkına razı olmayı "beceriksizlik", bencilliği "öz güven", sahtekârlığı da "şark kurnazlığı" diye şirin gösterip alkışlarsak, çocuk dürüst olmayı bir erdem değil, bir kaybetme biçimi sanmaya başlar.
Sonra biz de oturup "Bu yeni nesil neden bu kadar bencil, neden kimse kural tanımıyor?" diye hayretler içinde kalırız.
Oysa çocuk sadece bizim hazırladığımız ve süslediğimiz o çarpık sözlüğü ezberlemiştir. Hepsi bu.

