Sosyal medyada birisini seyrettim. Son derece rahat bir tavırla şunları söylüyordu.
“Eskiden Müslüman’dım. Sonra bazı şeyler kafama yatmamaya başladı. Dinde kalmak için çok gayret ettim ama beceremedim. Yine de bu dünyayı anlamlandırmak için en iyi çözüm bir Tanrı'nın olması. Umarım vardır.”
Bu cümleleri dinlerken zihnimde eş zamanlı olarak şu alt metin belirdi:
“Eskiden Müslüman’dım. Dinî çerçevenin içinde kalmak için çok çabaladım ama o kadar zeki ve derin bir adamım ki o çerçeveye sığamayıp taştım. Sizler ise çok sığ olduğunuz için inanmaya devam ediyorsunuz. Umarım siz de bir gün akıllanırsınız.”
Literatürde buna “tevazu kılıflı kibir” (humblebragging) deniyor. Yani adamın yaptığı aslında şu:
- Kendi âcizliğini anlatır gibi yaparak inanan herkesi “pasif” ve “sorgulamayan” yığınlar olarak etiketliyor
- Mana arayışı kisvesi altında şüpheyi normalleştiriyor.
- Dinden çıkışı romantize ediyor.
- İnançsızlığı bir “entelektüel üstünlük sembolü” hâline getiriyor.
Niçin böyle ortadan konuşuyor peki? Çünkü en etkileyici yöntemin bu olduğunu fark ettiler. Hem şimşekleri üzerlerine çekmiyorlar. Hem de kafası karışık gençliğe sağ gösterip, sol vuruyorlar.
Dinini hakiki kaynaklardan öğrenenler için bir problem yok. Çünkü gerçek din büyüklerinin kitaplarını okuyan kişi, zaten bu cümlelerin ne kadar temelsiz olduğunu fark eder.
Dinî bilgisi olmasa da biraz okuyan ve düşünen kimseler için de bir problem yok. Çünkü "Umarım vardır" yaklaşımı ne inanan ne inanmayan, riski üstlenmeyen, seyirci konumunda kalan gevşek bir tavırdır. Sorumluluk almadan, tabi olmadığın makamdan teselli devşirmektir. Bu düşünce tarzının ne felsefede ne mantıkta ne de herhangi bir alanda yeri yoktur.
Ama hiç din eğitimi almamış, kitap okumayan, düşünmeyen ve sadece sosyal medyadan beslenen gençler için maalesef çok tehlikeli cümleler bunlar. Hem de çok.
İşte bu yüzden anne babaların sorumluluğu çok büyük. Çocuklara sözümüzü geçirmekte zorlanıyoruz belki ama kitaplığa çocuğun dinini öğrenebileceği kitaplar yerleştirmek bile bu dönemde önemli bir direniş sayılabilir.
***
Yıllar önce de bir yazarın röportajını okumuştum. O da inançtan bahsederken şunları söylüyordu:
“Ben Tanrı’ya ulaşmak için çok uğraştım ama olmadı. Gerçekten bir Yaratıcı varsa ben öldükten sonra beni iyi karşılayacağını düşünüyorum. Çünkü iyi niyetle çok uğraştım ama başaramadım.”
Bu da ilginç bir illüzyon! Çıktığı varoluşsal yolculuktan eli boş dönmüş bir çilekeş, öldükten sonraki ihtimalleri garanti altına almaya çalışıyor.
İyi de insan kendi davasının hâkimi olamaz. Ve burada tam olarak bu kural ihlal ediliyor. Önce "iyi niyetle çok uğraştım" diyerek kendi çabasının derecesini belirliyor. Sonra bu çabanın yeterli olup olmadığına karar veriyor. En sonunda da bu kararın sonucunu kendi lehine kullanıyor.
Bu nasıl bir kurguysa aynı kişi hem sanık, hem tanık, hem savcı, hem de hâkim!
***
Eğer samimi bir niyetle hakikati arıyor olsanız, o kapı zaten aralanır. Ama siz kapıyı hiç çalmayıp sadece önünde poz verirseniz, o kapı ancak siz toprağın altındayken aralanır. O zaman da çok geç olur. O yüzden söylenecek şeyleri şimdi söylemek lazım:
İnancı ve onun getirdiği sorumlulukları ciddiye almıyorsun. Ama ihtiyaç anında kullanılacak bir "sigorta poliçesi" gibi yedekte tutmaya çalışıyorsun.
Bir yandan bu dünyada kendine "sorgulayan, cesur ve derin bir zihin" imajını satın alıyorsun. Bir yandan da hesap gününde kendini garanti altına almaya çalışıyorsun.
Hem ölümden sonrasını sonsuz karanlık olarak görüyorsun. Hem de ışıklar içinde uyumayı ümit ediyorsun.
İyi de böyle olmaz. Bir karar ver artık!
Var mısın, yok musun?

