İnsan bedeniyle zamanın içine doğar. Fakat zihninde zamana sığmayan bir misafir vardır: Sonsuzluk fikri.
İşte varoluşun büyük mücadelesi de burada başlar. Fâni bir bedende bâki bir tasavvuru taşımanın mücadelesi, hayat imtihanının müfredatı olur.
Kola takılan saat, kimileri için bileğe geçirilmiş bir kelepçedir. Her tik-tak sesi, hücre duvarına çizilen bir çentik gibidir. Zaman ilerledikçe karanlık koyulaşır, ümitler birer birer tükenir. Düşüncesi zamanın duvarları arasında tutsak kalan insan için ölüme yaklaşmak, acıdan ve kederden ibarettir. Bu yüzden bazıları için yaşlanmak en büyük eziyettir.
Kimileri içinse aynı saat, bambaşka bir dilden konuşur. Sonsuzluğun ufkuna pencere açabilen gönül genişler. Akrep ile yelkovan, sonsuz bir mutluluğa doğru geri sayan iki müjdeci olur.
Hayatı sadece bu dünyadan ibaret sananların kalbi, göğüs kafesinde hapistir. Sonsuzluğun ufkuna pencere açabilen insan içinse bu dünya sadece bir bekleyiştir.
“Ey sevgili, uzatma dünya sürgünümü benim” mısraındaki gibi sabırsız, hasret dolu bir bekleyiş…
Zamanın sıfırlama etkisi
Zamanın bir de tuhaf bir sıfırlama etkisi vardır. Mesela insanı derinleştiren, ayakta tutan kavramları düşünün; tevekkül, kader, sabır, şükür...
Bu kavramlar, sonsuzluğun ufkundan beslendiği müddetçe diri kalır. O ufuktan koparılıp sadece zamanın içine hapsedildiğinde, manaları bir anda solup gider. Topraktan sökülen bir çiçek gibi rengi, kokusu biter.
Sonu hiçliğe çıkan bir yolda sabrın ne hükmü kalır? Her şeyin ölümle biteceğine inanan bir kalp için şükür nasıl bir anlam taşıyabilir?
Batı dünyasında son zamanlarda mutluluk reçetesi olarak yazılan şükran terapisi, inanç yoksa bir işe yaramaz. Çünkü adresi olmayan şükür, rüzgâra savrulan boş bir mektup gibidir. Kime edildiği belli olmayan bir teşekkür, eninde sonunda sahibinin elinde kalır ve ağırlaşır. Belki kısa bir ferahlama verir ama vazodaki bir çiçek gibi solmaya mahkûmdur.
Çünkü asıl şükür, nimetin kendisinden değil, o nimeti verenin varlığından doğar. Fâni olanı bâki olana bağlayan o köprü kurulmadıkça, şükran listeleri tutulur, orman banyoları yapılır, terapiler uygulanır… Fakat gönülde derinleşen o sükûnet bir türlü insanın içine yerleşmez.
Yani insan, ancak sonsuzluğun ufkuyla bütünleşebildiği oranda derinleşir. Varoluşu sadece bu dünyaya sığdırmaya çalışanlar ise, ancak bir su birikintisine yansıyan gökyüzü kadar derin olabilir.
Kısa nedir, uzun nedir?
Zamanın göreceliği üzerine de düşünmek gerekir. Neyin kısa, neyin uzun olduğunu neye göre belirliyoruz? Seksen yıllık bir hayat gerçekten 'uzun' mudur mesela? Ya da henüz bebekken göçüp giden birisi, 'erken' mi gitmiştir?
Henri Bergson’a göre saniyeler, dakikalar birer matematiksel uzlaşmadan ibarettir. Asıl zamansa bilincin içinden nehir gibi akar ve her insanda farklı hızda ilerler. Sevinç içindeki bir saatin göz açıp kapayıncaya kadar geçmesi, keder içindeki bir dakikanın asırlar gibi uzaması işte bundandır.
Öyleyse kısalık ve uzunluk, elimizdeki hiçbir dünyevi cetvelle ölçülemez. Zaman, ancak kıyaslanacak bir bütün varsa anlam kazanır. Saat aynı saattir. Onu 'kelepçe' yapan da 'müjdeci' kılan da inancımızdır.
Ve insan, inandığı sürece zamanın mahkûmu olmaktan çıkar. Zamanın içinden geçip sonsuzluğa bakan bir yolcu hâline gelir.
Hayata anlam veren, insanı kâmil yapan, yolculuğu katlanabilir kılan ancak ebediyetin penceresidir.

