Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Türkiye’yi savaşa çekme stratejisi kimin işine yar...
0:00 0:00
1x
a- | +A

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının arka planını değerlendirirken, Türkiye’nin ateşin içine çekilme ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Nitekim İran’dan fırlatılan bazı füzelerin Türkiye sınırları içinde imha edildiğine şahitlik ettik. İran bu saldırılar için “Biz yapmadık” açıklamasını yaptı. Ancak aynı İran, ABD ve İsrail yatırımlarının bulunduğu Körfez ülkelerine yönelik saldırılarda sorumluluğu üstlenmekten geri durmadı.
Öte yandan İran Cumhurbaşkanı’nın “hedef komşu ülkeler değil” vurgusu, saldırıların yönünün ABD ve İsrail bağlantılı üsler ile stratejik noktalar olduğunu net biçimde göstermektedir.
Buna rağmen Türkiye’yi sahaya çekme çabası üzerinde durmak gerekir. İran’ın içinde kaç farklı güç odağı bulunduğu sorusu, önümüzdeki dönemde daha sık gündeme gelecektir. Üst düzey isimlerin bu denli kolay hedef alınabilmesi, ülkenin iç yapısına dair soru işaretlerini artırmaktadır. Yönetimdeki isimlerin cesareti görülmektedir; ancak bu yüksek dozda cesaretin, zamanla bir yönetim zaafına yol açıp açmayacağı da sorgulanmalıdır. Katil Netanyahu’nun ısrarla üzerinde durduğu stratejinin de bu noktaya odaklandığı söylenebilir.

ABD ve İsrail’in, İran kamuoyunun bu ölçüde bir direnç sergileyeceğini tam olarak öngöremediği anlaşılmaktadır. İran içinde sessizce bekleyen kesimlerin varlığı da ihtimal dâhilindedir. Netanyahu’nun Nevruz mesajıyla bu kesimleri cesaretlendirmeye çalıştığı görülmektedir. Böyle bir sürecin, Suriye benzeri yeni çatışma alanlarının ortaya çıkmasına yol açıp açmayacağı ise ayrı bir tartışma konusudur. Rejim karşıtı olsa dahi İran’daki muhaliflerin böyle bir savaş ortamını kabul edip etmeyeceği dikkatle analiz edilmelidir. Bu noktada ülke içindeki muhalif yapılar ile dışarıdaki unsurların birbirinden ayrılması önem taşır. Zira dışarıdaki bazı grupların saldırılardan memnuniyet duyduğu gözlemlenmiştir. Bu ayrım, Netanyahu’nun stratejik hesaplarının anlaşılması açısından kritik bir öneme sahiptir.

Türkiye’yi savaşa çekme çabasının arkasındaki aktörleri anlamak ise daha derinlikli bir değerlendirme gerektirir. İran içindeki yapıların niteliği ve beklentileri göz ardı edilmemelidir. Bu kadar önemli isimleri hedef alabilen İsrail’in, provokasyon ihtimali de hesaba katılmalıdır. Bu noktada asıl mesele, füzelerin nereden atıldığından çok, kim tarafından ve hangi amaçla devreye sokulduğudur.

Tarihsel tecrübe bize şunu göstermektedir: Türkler ne zaman Batı’ya yönelse, Doğu’da özellikle İran üzerinden bir gerilim hattı oluşturulmuştur... Bu bağlamda Kıbrıs’ın önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. İran üzerinden Türkiye’yi meşgul etmeye çalışan aklın, aslında Doğu Akdeniz’e odaklandığı anlaşılmaktadır. İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la kurduğu ittifaklar, Akdeniz’de yeni ticaret yolları üzerindeki hedeflerini gözler önüne sermektedir. İran meselesi üzerinden Türkiye’yi oyalama çabasının bu hatla bağlantılı olabileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Türkiye tüm bu gelişmelerin farkındadır. İran’a yönelik saldırıların beklenen sonucu vermemesi, İsrail’i hem İran içindeki etnik unsurları hem de bölgedeki diğer ülkeleri sürecin içine çekmeye yöneltmiş olabilir. Netanyahu’nun açıklamaları ve mesajları bu doğrultuda okunabilir. Özellikle sosyal medya üzerinden kamuoylarının yönlendirilmesi, bilgi kirliliği ve yapay zekâ destekli içeriklerle algıların şekillendirilmesi dikkat çekici bir başka boyuttur. Daha da önemlisi, bu içeriklere en hızlı tepki veren kesimin çoğu zaman “eğitimli” ve “aydın” olarak tanımlanan çevreler olmasıdır.

Türkiye ile Azerbaycan kamuoylarını karşı karşıya getirme çabası ise ayrıca önem taşımaktadır. İran meselesi üzerinden en fazla yıpratılan hatlardan biri Türkiye-Azerbaycan hattı olmuştur. Şimdilik bu durum daha çok medya ve kamuoyu üzerinden yürütülen algı operasyonlarıyla sınırlı görünse de, bu tuzağa düşen kesimlerin varlığı dikkat çekmektedir. Karşılıklı ithamlar, sürecin ne kadar hassas olduğunu ortaya koymaktadır. İstihbarat örgütlerinin etki alanlarının ne kadar geniş olduğu da bu tabloyla daha net anlaşılmaktadır.

Bu nedenle tüm bu başlıkları birbirinden bağımsız değil, bütüncül bir perspektifle ele almak gerekir. İlişkilerin yapay gündemler üzerinden şekillendirilmesine izin vermek, doğrudan bir millî güvenlik meselesine dönüşmektedir.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…