BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

SUDA OYNAR KAYIKLAR

Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Facebook
Eski İstanbul kayıkları, hem iki yakayı birbirine bağlar; hem de zarif bedenleriyle denizleri süsler. Aynı zamanda nice hatıraları sinesinde gizleyen mazi şahitleridir.
 
Üç tarafı denizle çevrili İstanbul’un bir asır evveline kadar başlıca nakil vasıtası elbette ki kayıklardı. Buharlı gemiler gelince gözden düştüler ama, hatırası, şiirlerde, resimlerde yaşamaya devam etti.
Eskiden Boğaziçi’nde nüfus fazla değildi. Boğaz köylerinin nakliyesi de kayıklar vasıtasıyla temin ediliyordu. Zamanla Boğaz şenlenince kayıkların sayısı ve ehemmiyeti arttı.
Eski İstanbul’da üç çeşit kayık vardı: 1-Hanedan efradının kullandığı saltanat kayıkları. 2-Hâli vakti yerinde olanların kullandığı piyadeler. 3-İnsan ve mal nakliyatına mahsus pazar kayıkları.
 
Piyadeler
 
Tek kürekçili, dümeni olmayan ve 2 yolcu taşıyan piyadeler, zamanla 2-3 kürekçili ve 5-6 yolcu taşıyacak kadar büyüdü. Kerestesi hafif ıhlamur ağacından imal edilir; denge için küreklerin baş kısmı ağır yapılır.
Şaşırtıcı sürattedir.
O zamanın otomobilleri olan piyadeler, pazar kayığına nisbeten ufak, ince ve narindir. Yalı ve iskele piyadesi diye iki çeşidi vardır. Yalı piyadesini sahibi kullanır, yalının kayıkhanesinde durur. İskele piyadesi ise iskelelerde durur; bugünki taksiler gibi müşteri alır.
Piyade hamlacıları beyaz bürümcük hilali gömlek üzerine işlemeli çuha yelek, çuha dizlik ve uzun konçlu beyaz çorap ile rugan gül fiyonklu yemeni giyer. Bunları Beyoğlu’nun namlı terzileri Mir veya Kotero diker. Öyle ahenkli çalışırlar ki, harekete geçtiklerinde uzaktan bakanlar tek küreğin hareket ettiğini zanneder.
Piyadelerin kürek sayısından kime ait olduğunu anlamak mümkündür. Vezirler 5, bâlâ rütbeliler 4, ulâ-ı evveller 3, ulâ-ı sâniler 2 çifteli kullanır. Vezir kayıkları ise başka başkadır. Kaptan-ı deryanınki kadırga burnu gibi burunludur. Paşalar trabzanlı kayıkları tercih eder. Sadrazamınkinin oturma zemini yeşil çuha döşelidir.
 
Peremeler ve pazar kayıkları
 
Peremeler piyadeden daha güçlüdür. Kıç tarafında dümeni vardır. İstanbul ve Boğaz köyleri arasında eşya ve yolcu taşır. Gövdesi piyadeden geniş, ama boyu daha kısadır. Burada hamlacılar piyadenin hilafına ayakta kürek çeker. Peremeler daha ziyade günübirlik gezinti için kiralanırdı. İçinde serili kilim ve yolcuların içmesi için su küpleri vardır. Peremeler zamanla yerini pazar kayığına terk etti.
İri yarı güçlü hamlacıların çektiği 3 veya 4 çifte kürekli pazar kayıkları 50 kişi alır. Pazar kayıklarının çoğu vakıftır. Bunlar, vakfı tarafından ehli kişilere kiralanır. Bazen müşterisi o kadar fazla olur ki, kayık içindekilerden başka, ayaklarını kayığın kenarından dışarı sarkıtarak daha ucuza seyahat yapan yolcular vardır. 1586’da adam başı 30 para idi. Kayık dışı yolcular 10 para noksan öderdi. 40 para 1 kuruştur. 1850’lerde Eminönü-Üsküdar 3, Eminönü-Kâğıthane 5 kuruştur.
Boğaz ve Haliç hamlacıları ekseri Türk; Marmara’da çalışanlar ise Rum idi. Evliya Çelebi İstanbul’da 21 iskelede, 4614 kayıkta 8 bin kayıkçı esnafının çalıştığını söyler. XVIII. asırda 3996 kayık ve 6572 hamlacı vardır. Herhangi bir sebeple çalıştığı kayığı bırakan hamlacı işini bir başkasına ücreti mukabili devredebilir. Her iskelede kayıkçıları kontrol altında tutan bir iskele kethüdası vardır. O da peremeciler kethüdasına tâbidir.
 
Kayıktan sandala
 
Boğazın akıntıları meşhurdur. Bu sebeple kayık akıntılı ve anaforlu mıntıkaya girince, kıyıda bekleyen iri yarı güçlü yedekçiler iplerle kayıkları çekip akıntıyı geçmesine yardım eder.
Hafifmeşrep kadınların suistimaline mâni olmak üzere kadınlarla erkeklerin aynı kayığa binmesi, Sultan Fatih devrinden beri yasaktır. Bu yasaktan yaşlı kadınlar müstesnadır. Sultan Hamid devrinde bu yasak gevşetilmiştir...
Geçen asrın en eğlenceli faaliyetlerinden biri kayık yarışları idi. Her çeşit kayık, Büyükada ve Moda’da yapılan müsabakalara iştirak ederdi. Halk sahillere, gazinolara, sırtlara hücum eder; kayıklar denize dökülür; yer yerinden oynardı.
Bunlardan başka keşif, muhabere ve karakol hizmetinde kullanılan kırlangıçmumhane kayığı, tulumbacıları taşıyan ateş kayığı, odun kayığı, buz kayığı, at kayığı, dalyan mavnası, yük taşımaya mahsus üçgen yelkenli salapurya, sahil güvenliğin kullandığı şayka, balıkçıların kullandığı kancabaş adında kayıklar da vardır.
XIX. asırda Fevâid-i Osmaniye ve ardından Şirket-i Hayriye’nin kurulmasıyla vapurlar işlemeye başlamış, kayıklar gözden düşmüştür. Farsça, Bulgarca, Sırpça, hatta İtalyancaya bile girmiş olan Türkçe kayık kelimesi de yerini Yunanca ‘sandal’a terk etti.
 
Vükela Kayığı
 
Bir de vükela kayıkları vardır. Boğaz’da oturan devlet erkânı, Sirkeci’den yalılarına kayıkla gider gelir. Halk buna vükela kayığı der. Sahibi ile kayıkçılardan başka, 2 asker, yaver ve 2 de ağa bulunurdu. Seyahat boyunca bir ağa efendisinin çubuğunu yakar, diğeri de şemsiye tutar. Hanedandan birinin yalısı önünden geçerken hürmeten şemsiye kapatılır; sonra açılır.
 
Sandal Sefası
 
Boğaziçi’nde oturan ehl-i zevkin en büyük merakı, mehtabın güzel olduğu zamanlar, yani ayın en parlak olduğu 13-14 ve 15’inde mehtap âlemleri tertiplemektir. “Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık” mısraında terennüm olunduğu gibi, bazen sayısı yüzü bulan kayıklar, bir araya gelerek mehtabı seyreder; kayıkların birindeki gazelhanın gazelini dinler. Eski İstanbul’un bu en eski eğlencesini, Abdülhak Şinasi Hisar, Boğaziçi Mehtapları’nda güzel tasvir eder. Kayıklar bazen de kaçamakları gizler: “Gece sahilden alıp sandalı enginlere biz/Uyuyan Marmara’nın koynuna girsek ikimiz.”
 
Saltanat Kayığı
 
Saltanat kayıkları birbirine benzer ama, her padişahın zevkine göre ufak tefek değişiklikler yapılabilir. Sultan İbrahim gibi bazı padişahlar süslü, bazısı ise sade kayığı tercih etmiştir. Bunların boyu çok uzundur. Ekseriya 31-32 m boyunda, 2,5 m eninde, 3 m irtifadadır. Tersanede hususi imal edilir.
Arkada köşk tabir olunan ve padişahın oturduğu her biri bir sanat şaheseri açık veya kapalı bir mekân vardır. Kapalı olanlarda ayrıca pencere bulunur. Burun kısmı içeri doğru büyük bir kavisle kıvrılır; üzerinde de kuş motifi bulunur.
Bunların kürek sayısı muhteliftir. Sultan III. Murad zamanında köşkler çini ile süslenmiştir. Sultan II. Mahmud’un kayığının 4 sütun üzerinde çatılı köşkü, Avrupai izler taşır. Yazın köşksüz saltanat kayıkları tercih edilir. Uzun seyahatlerde padişahlara mahsus olan kırmızı renkte canfes şemsiye taşınır. Başkası kırmızı şemsiye kullanamaz. Köşklerde gümüş işlemeli fenerler asılıdır. Saltanat kayıkları Sarayburnu veya Dolmabahçe kayıkhanesinde muhafaza edilir.
Hanedan efradının da rütbelerine göre çifteleri değişen kayıkları vardır. Osmanlı kültürü ve sanatının en narin numunelerinden olan ve asırlarca Boğaziçi’ni süsleyen bu kayıkların bazısı bugün Deniz Müzesi’nde arz-ı endam etmektedir.
Padişahların bir de tebdil kayığı vardır. Hüviyetini belli etmeden halkın arasında rahatça seyahat eder. Yeniçeri isyanı patlak verdiğinde Sultan II. Mahmud bir tebdil kayığı ile Beşiktaş’tan Topkapı’ya gelmişti. Sultan II. Selim’in vefatı üzerine Manisa’dan tahta davet edilen oğlu Sultan III. Murad saltanat kayığının gelişini beklemeden bir buz kayığına atlayıp karşıya geçmişti.
Çamlıca’da kız kardeşinin köşkünde vefat eden Sultan II. Mahmud’un cenazesi Haydarpaşa’da bir kayığa bindirilmişti. Denizciliğe meraklı ve sağlığında kayıkla gezmeyi çok seven Sultan Aziz’in cenazesi, talihin acı bir cilvesi olarak, 5 çifte kayıkla Topkapı’ya taşınmıştı. Bu sebeple Sultan Hamid bir daha piyadeye binmemiştir. Hatta cülusunda 13 çifte kayıkla Eyüp Sultan’a giden Padişah, saltanatı müddetince kayığa çok az binmiştir.
 
Tenezzüh-i Hümayun
 
Padişahın saltanat kayığı ile Boğaz’da yaptığı muhteşem gezintiler dillere destan olur, günlerce halkı meşgul eder. Sandalye adı verilen 6 kayık, saltanat kayığına yol açar. Bunların iki yanında hasekileri taşıyan iki kayık daha vardır. Bunlar gidilen yerde padişahın hizmetini görecek saraylılardır. Bunların ardında destar-ı hümayunu, yani padişahın kavuğunu taşıyan sarık kayığı gelir. Bunu da birer mabeyncinin oturduğu 6 kayık takip eder. Sonra padişahın kayığı gelir. Bunlar yan yana iki tanedir; padişah birinde bulunur; diğeri yedektir. Kayığın iki yanında birer bostancı oturur ve dümeni tutar. Ayrıca kayıkta padişah inerken ve binerken yardım etmek üzere iki çuhadar yer alır.
 
Sefaret Kayığı
 
İstanbul’da vazife yapan çeşitli sefirlere tahsis edilen 5 çifte sefaret kayıkları vardır. Daha büyük kayığa binemezler. Lale Devri’nde İstanbul’da bulunan Fransız sefiri Ferriol, padişah kayığına benzeyen ve 5 çifteden büyük bir kayık yaptırdığı, üstelik içini de padişaha mahsus kırmızı çuha ile döşettiği için gözden düşmüş; süklüm püklüm memleketine dönmeye mecbur kalmıştı. Sultan III. Selim zamanında sefaret kayıklarına bayrak çekme izni verildi. Sultan Hamid devrinde Amerikan sefiri Cox’a kayığına kartal motifi koyma imtiyazı tanındı. Cox bu kayığı o kadar sevdi ki, giderken götürmek için izin aldı. Kayık şimdi Washington National Museum’dadır.
 
Bu para azdır!
 
Kayıkçılar, üzerinde gezdikleri denizin hilafına, kendi hâlinde, munis, kanaatkâr, efendi insanlardı. Hanımlar inip binerken kuvvet almaları için, öndeki hamlacı nazikçe omzunu uzatırdı. Kibarlıkları, Nedim, Enderunî Vasıf ve Enderunî Fazıl’ın şiirlerinde tasvir edilir. İçlerinde zeki ve irfan ehli de az değildi. Sultan II. Mahmud, derviş kılığında bir kayığa biner. Topkapı’da sahile çıkınca, kayıkçı der ki: “Hataen bir lira bırakmışsın, bunu al, yüz para ver!” Padişah, “Sende kalsın” deyince, “Bak a derviş, sana bir çift sözüm var. Hakikaten göründüğün gibiysen, bu para çoktur, hizmetimin karşılığını ver. Yok şu sarayda oturan devletlü isen, bir lira azdır” der.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
618547 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/618547.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT