Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Türkler ve İranlılar
0:00 0:00
1x
a- | +A

Türklerin tarih boyunca en devamlı münasebet kurduğu millet hangisidir dense, cevap İranlılardır. Gerek İslamiyetten evvel gerek sonra bugüne dek, Türklerin aralıksız devamlı surette tatlı veya sert, iyi veya kötü, yakın veya uzak münasebette olduğu yegâne millettir. Hiçbir milletle Türkler, İranlılar kadar içli dışlı olmamışlardır.

DÜŞMAN KARDEŞLER!

Bu münasebet hem coğrafi komşuluk hem de siyasi mücadeleler ve kültürel tesir sebebiyle devam etmiştir. Yoksa iki millet birbirine ne ırk ne kültür cihetiyle benzerdi. Şimdi ise birbirine en çok benzeyen milletlerdendir.

Coğrafyanın cemiyetleri şekillendirdiği bilinir. Aynı mıntıkada yaşayan cemiyetler zamanla kültürel olarak birbirine benzemeye başlar. Milletlerin teşekkülü umumiyetle coğrafya sayesinde olmuştur.

İran denen ülke şimdikinden daha dar bir mıntıkadır. Ama hüküm sahası geniştir. Fars mitolojisinde İran ve Turan diye iki ülke vardır. İreç ve Tureç adında iki kardeş hüküm sürer. Tureç, Türklerin, İreç İranlıların atasıdır. Turan, Türklerin; İran, Ireç'in ülkesidir.

Kardeşler arasında olageldiği gibi hep harb etmişlerdir. Firdevsi’ye kadar İran mitolojisinin mevzuu budur. Asırlarca devam eden münasebetin mahiyeti de budur: Hem düşman hem kardeş!..

Türkler ve İranlılar
Başlık ResmiTürkler ve İranlılar

MİMARİ MİRAS

İran coğrafyasında tarih boyunca çeşitli İranî halklar yaşamıştır: Persler, Medler, Partlar, Sogdlar, Tacikler... Bu halkların lisanı, Hint-Avrupa dil ailesine bağlıdır ve Avrupa dilleriyle bazı benzerlikler taşır. Mesela, peder – father, mader – mother, duhter – daughter, sitare – star...

Türk-İran temaslarının bilinen en eskisi Alp Er Tunga ile irtibatlanan İskit İmparatorluğu (Sakalar) devridir. İran ülkesi, bu imparatorluğun parçasıydı. Bu devirde idareci sınıfın Türk olduğu, nüfusun ehemmiyetli kısmının ise İranî halklardan meydana geldiği tahmin edilir.

Türklerle İran arasında diplomatik münasebetler eskidir. Göktürk Hakanlığı ile Sasani İmparatorluğu arasında evlilik yoluyla ittifaklar kurulmuştur. Hatta bazı İran prenslerine analarından dolayı Türkzad (Türkten doğma) denir. Rivayete göre Hazreti Hüseyin, son şahın kızıyla evlendiği için, soyundan gelenler hem Göktürk hakanlarının hem de İran şahlarının torunları olmaktadır.

Dünyanın en yüksek medeniyetlerinden biri olan İran medeniyeti bilhassa şu sahalarda güçlüydü: Mimari, devlet ve adalet teşkilatı, edebiyat, felsefe. Dünyada mimarinin başlangıcı İran’dır. Bütün kubbeler, sütunlar, kubbe gücünü küçük kubbelere dağıtmak gibi büyük hacimli binaların inşasında geliştirdiği teknolojileri, Yunanlılar bunlardan öğrendi. Romalılar Yunanlılardan, Araplar Romalılardan öğrendiler. Türkler de buna vâris olup inkişaf ettirdiler.

İran’ın eski dini Zerdüştlüktür. Bu dinde ateş mukaddes kabul edilir. Sınır yakınlığı sebebiyle, bu dinin bazı ritüelleri, Nevruz, Hıdırellez, ateşten atlama gibi, Türklere tesir etmiştir.

Türkler ve İranlılar
Başlık ResmiTürkler ve İranlılar

YENİ İRAN ESKİ SELÇUKLU

İran toprakları Hazret-i Ömer’den itibaren Müslümanlar tarafından fethedildi. İranlılar büyük ölçüde gönül rızasıyla İslam’ı kabul etti. Bu çok mühim bir netice doğurdu. Türkler, İslamiyet ile İranlılar (Sogdlar) vasıtasıyla tanıştı ve bu dini büyük ölçüde onlardan öğrendi. Türkçedeki bazı dini kelimeler Farsça menşelidir: Namaz, abdest, oruç, huda, peygamber, feriştah.

Araplar İranlılara Acem derdi ki yabancı demektir. Bu tabir asırlarca, Fars olsun Azeri olsun, İran halkını ifade etmekte kullanılmıştır. Osmanlı ülkesinde çok sayıda Azerbaycanlı yaşardı. Umumiyetle matbaacılık yaparlardı. Bunlara hep Acem denmiştir. “Acem pehpehten Türk pöhpöhten hazzeder” denir ki, Acemler mübalağayı, Türkler övünmeyi sever, demektir. Ercümend Ekrem’in “Meşhedî” karakteri alaka çekmiştir.

Abbasilerin çözülmesi üzerine tarih sahnesine, Farslara fırsat vermeden Türkler çıkmıştır. İran coğrafyası tarih boyunca sık sık Türk devletlerinin merkezi olmuştur. Selçuklular, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safevîler, Avşarlar, Kacarlar hep Türk'tür.

Selçukluların payitahtı Rey, bugünkü Tahran’dır. Sultan Alpaslan’ın payitahtı Hemedan, Sultan Melikşah’ınki Isfahan idi. Tuğrul Bey Tahran’da, Melikşah ve veziri Nizamülmülk Isfahan’da medfundur.

AYNI KÜLTÜR DÜNYASI

Türk ve İran kültürleri birbirine benzer, zira bin yılı aşkın müddet aynı siyasi, kültürel ve dinî dünyayı paylaşmışlardır. Türk-İran münasebetleri binlerce yıllık müşterek coğrafya, kültür ve siyaset tesiri üzerine kuruludur. Bu münasebet hem rekabet hem de güçlü bir kültürel alışveriş hasıl etmiştir.

Farsça asırlar boyunca İslam dünyasında ehemmiyetli bir edebiyat ve kültür dili oldu. Türk saraylarında ve aydın çevrelerinde Farsça şiir ve edebiyat yaygındı. Bu yüzden Türkçeye birçok Farsça kelime geçti. Bu da Türkçeyi zenginleştirdi ve güçlendirdi. Hatta derlerdi ki, İran şahı, “Beni kızdırmayın, kelimelerimi çekersem, su bile isteyemezsiniz” dermiş.

Farsça ahenkli, ifade kabiliyetli güçlü, zengin, öğrenilmesi kolay bir lisandı. Bu sebeple hem resmî yazışmaların hem de ilim ve sanatın dili oldu. Yunanca ve Latince de Avrupa’da böyleydi. İngiliz mahkeme evrakı XVIII. asra kadar hep Fransızca idi.

Din ve medeniyet ortaklığı ehemmiyetli bir faktördür. İslam kültürü, maarif müesseseleri, hukuk telakkisi ve şehir hayatı iki cemiyette benzer şekilde inkişaf etti. Türklerin mensup olduğu Hanefi mezhebinin kurucusu bir Fars olan İmam Ebu Hanife’dir. İslam ilim ananesinde Fars asıllı âlimlerin yeri büyüktür.

Sürekli göç ve karışmanın da rolü büyüktür. Türk boyları İran’a yerleşti, İranlı topluluklar Türk devletleri içinde yaşadı. Bu hâl, evlilikler, ticaret ve şehir hayatı yoluyla kültürlerin karışmasına sebep oldu. Anadolu halkının tamamına yakını İran üzerinden gelmiş ve İran ülkesinde birkaç asır kalmıştır. Kesif Fars ülkesi olan güney kısımları hariç İran’ı bir baştan bir başa Türkçe konuşarak aşmak mümkündür.

Bugün İran halkının mühim kısmı Fars ve Azeridir. Bunlar Şiidir. Çok sayıda Sünni Kürt, Türkmen, Beluci vardır. Şark sınırındaki Farslar da Sünnidir. Fars milliyetçiliği hâkim gibi gözükse de Azeriler hem siyasette hem ekonomide ülkenin asıl hâkimleridir. Mesela rehber Hamaney, reisicumhur Pezeşkiyan Azeridir. Farslar, daha düşük rütbeli siyaset ve ticaret erbabıdır.

Muzaffereddin Şah İstanbul’da 1900
Başlık ResmiMuzaffereddin Şah İstanbul’da 1900

KIRILMA NOKTASI

Büyük bir kırılma noktası Osmanlı-Safevî rekabetidir. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında cereyan eden Çaldıran Muharebesi’nin (1514) sebebi siyasi rekabet yanında mezhep gerilimidir. Safevilerle İran’ın dinî ve siyasî istikameti değişti. Şii mezhebi hâkim kılındı. Sünniler büyük ölçüde imha edildi. Beri taraftan Fars kültürü, İran Türklerini bürüdü. Bu da İran halkını, diğer Müslümanlardan ve bilhassa Türklerden kati çizgilerle ayırmıştır. O zamana kadar İran’da Şiilik çok zayıftı, İran Ehl-i sünnetin kalesiydi. Irak’tan gelen marjinaller vasıtasıyla vücut buldu.

Kafkasya ve Irak hâkimiyeti yüzünden Osmanlılarla İran arasında harbler hiç eksik olmadı. 1639’daki Kasrışirin Muahedesi ile Osmanlı-İran hududu büyük ölçüde bugünkü şeklini aldı. Bu, dünyanın en eski değişmeyen sınırlarından biridir. Ama İran yayılmacılığı sebebiyle muharebeler XVIII. asır ortalarına kadar devam etti. Osmanlılar, sahabilere küfredilmemesi hususunda defalarca İran hükûmetine baskı yaptılar, bazen muvaffak oldularsa da uzun sürmedi.

Osmanlıları bertaraf etmek üzere Portekizlilerle anlaşan, böylece İslam beldelerini büyük bir tehdidin içine sokan Safevilerin, ayrıca Şiiliği Anadolu’da yaymaya çalışması üzerine, Türk-İslam birliği için tehlikeyi gören Osmanlılar, İran’ı sindirmeyi millî politika edinmiştir.

Böylece İran, Türk-İslam dünyasının tam ortasında mevzilenmiştir. Arkasında, güvenmediği, hatta çekindiği bir gücün bulunması, Osmanlıların ulvi misyonuna menfi tesir etmiştir. Eğer İran olmasaydı, Osmanlıların Hindistan ve Türkistan ile ittifak etmesi işten bile değildi. O zaman dünyanın çehresi bambaşka olurdu.

Humeyni Bursa'da
Başlık ResmiHumeyni Bursa'da

TÜRKİYE İRAN OLUR MU?

1925’e kadar İran’da hep Türk menşeli hanedanlar hüküm sürdü. Son iki asırda Osmanlılarla iyi münasebetler yürütüldü. Nâsırüddin Şah, Sultan Aziz'i, oğlu Muzafferüddin Şah, Sultan Hamid’i ziyaret etti. Son şah, Sultan Vahîdeddin’in kızına bile talip oldu. Sonrasında bir Fars, Pehlevi ailesi iktidara geldi. Ailenin iki hükümdarı da Türkiye’yi ziyaret etti.

1979’da İran cemiyetinde çok büyük nüfuzları olan Şii din adamlarının isyanı neticesinde, Fransa ve Rusya’nın desteği, Amerika’nın safça göz yumması neticesinde İran İslam inkılabı denilen hadise vukua geldi. Vatanını ve milletini seven Şah, kan dökülmesin diye tahtını ve ülkesini bırakıp sürgüne çıktı, ertesi sene de vefat etti.

Din adamı sınıfının liderlerinden Ruhullah Humeyni, Fransa’dan getirilerek başa geçirildi. İllegal faaliyetleri sebebiyle 1963’te sürgüne çıkarak -elbette iki hükûmetin muvafakatiyle- Bursa’da birkaç sene oturmuştu. İnkılaptan sonra İran, tarihî misyonunun zirvesine çıktı. Bütün İslam âlemini kıskaç altına alma faaliyetini yürütmeye başladı.

Şah, Sünnilere hürriyet tanımış, hatta İmam-ı Gazali hazretlerinin kitapları Tahran’da basılır olmuştu. Şiiler, Osmanlılar zamanında hürriyet içinde yaşarken, hatta bugün her yerde Şii camileri varken, İran’da Sünniler din hürriyetine sahip değildir. İran’daki Azeri Türklerinin ekseri, mezhep sebebiyle Türkiye hakkında menfi hissiyata sahiptir.

Türkiye, şahlık zamanında da inkılaptan sonra da İran ile hep mutedil münasebetler içinde oldu. İnkılabın dinî hüviyeti göstermelikti. Şah zamanında da İran dinî bir devletti, ama din adamlarının hâkimiyeti tali derecedeydi.

İnkılap, Türkiye’deki "İslamcıları" da heveslendirirdi. Bu sefer bazı kesimlerde, “Türkiye İran olacak mı?” paranoyası baş gösterdi. Bunu söyleyenler ne İran’ı bilirdi, ne Türkiye’yi tanırdı. Halkın benzerliklerine mukabil, Türkiye ve İran birbirinden çok farklı sosyal, siyasi, tarihî ve dinî şartlara sahip iki ülkedir.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin önceki yazıları...