Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Sadeleştirme hareketi zamanla radikal, hatta gülünç bir hâl aldı. Dil kurultaylarında sadece kelimelerin değil, dillerin menşei sorgulanmaya başlandı. Ortaya atılan "Güneş Dil Teorisi" ile bütün lisanların Türkçeden çıktığı iddia edildi!..

Vaktiyle Osmanlı’dan kalma bir millet vardı. Mazisi parlak, lügati zengin, mazmunu (edebiyatı) derin idi. Fakat bir sabah uyandı ki kelimeleri tasfiye edilmiş, öldürülmüş veya sürgüne gönderilmişti. Ne “kalem” kalmıştı, ne “kelam”, ne “fikir” ne “hikmet”! Yerine “yazgaç”, “söylev”, “us”, “bilgiçlik” gibi, kulağa sanki bir başka yıldızdan fısıldanmış gibi gelen garabetler konmuştu. 1930’lar Türkiye’sinde, lisan inkılabı öyle bir hal almıştı ki, millet bir sabah Türkçe konuşmaya çalışmış, ama Türkçesini unutmuştu.

Cumhuriyet devrinin en köklü ve münakaşalı reformlarından biri olan dil inkılabı, yalnızca alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmamış, milletin hafızasına, düşünme şekline ve kültürel hüviyetine doğrudan müdahale eden bir safhaya dönüşmüştür. Gaye, Türkçeyi ecnebi tesirlerden arındırmak ve halkın anlayabileceği sade bir dile ulaşmak olarak sunulsa da; tatbikatta bu işler, maziyle bağların zayıfladığı, kültürel devamlılığın kesintiye uğradığı bir hüviyet krizine zemin hazırlamıştır.

Hâlbuki Fransız yazar A. Brayer, 1836’da neşrettiği İstanbul’da Dokuz Yıl kitabında şöyle diyor: “Türkçe çok mantıklı, çok ahenkli bir dildir. Kısa ve uzun hecelerin karışması kulağa musiki gibi gelir. Sanki bir ilim heyeti tarafından tanzim edilmiş mükemmel bir dildir.”

İlk adımlar

Hikâye 1928’de harf inkılabıyla başlar. Türklerin bin senedir kullandığı Arap alfabesi bir kenara bırakılıp Latin harflerine geçilmişti. Hâlbuki nice âlimler, nice mütefekkirler o harflerle yazmıştı da şikâyetçi değillerdi. Ama yeni rejimin mottosu, “çağdaşlaşma” adı altında Avrupalılara benzemekti.

Harfler Latinleşti, ama sokaktaki halk hâlâ “elif” ile “be” arasında sıkışıp kaldı. O günün çocukları dedelerinin mezar taşını okuyamaz, elindeki tapuları anlayamaz oldu. Maziden kopuş, harflerle başladı. Harf gidince, kelime de gitti; kelime gidince mana da. (Şimdi bazıları, efendim okuryazar mı varmış ki, mezartaşını okusun dese de işin aslı böyle değildir.)

Canlılarda tabii hâl, inkılap (devrim) değil, tekâmül (evrim) olup, lisan da canlıdır, tekâmül eder. Ama bu, kökünden kesilerek yapılmaz. Dil inkılabı adı altında yapılan, bir milletin hafızasına müdahaleye dönüşmüştür. Güneş Dil Teorisi gibi fikirlerle, Türkçeye ilmî ve edebî değil, fantastik bir masal yazılmıştır.

“Divan edebiyatı mı, o da ne?”

22 Mart 1926’da Meclis'te bir dil encümeni teşkil edildi. 12 Temmuz 1932’de zamanın reisicumhurunun direktifiyle Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu. 1932, 1934 ve 1936’da üç Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.

Dilin yabancı kelimelerden arındırılması ve Türkçeleştirilmesi için çalışmalar yürütmeye başladı. Reisicumhur bu meseleye büyük ehemmiyet veriyor, bir lisan mütehassısı olmamasına rağmen, bizzat çalışmalara iştirak ediyordu.

Gaye, Türkçeyi “özgürleştirmek” idi. Gerçekteyse, dil çoraklaştı. Osmanlıca menşeli her kelime düşman bellendi. Lügatten “muvaffakiyet”, “teşekkür”, “hürriyet”, “millet”, “hakikat” gibi köklü kelimeler çıkarılıp yerine “başarı”, “sağol”, “özgürlük”, “ulus”, “gerçek” gibi kelimeler uyduruldu. Dilde sadeleşme değil, düzleştirme yapıldı. Sanki kısa, sathi, derinliği olmayan bir çocuk dili inşa ediliyordu.

Anadili bile değil

Bu yeni kelimeler, güya eski Türkçe metinlerden taranıyor veya halk ağzından derleniyordu. Ama aslında tamamına yakını ya ulus, kurultay, saylav gibi Moğolca, ya da olanak, olası gibi uydurmaydı. Bazısı Frenkçe kelimelerden uydurulmuştu. Hegemonya’dan egemenlik, ekol’den okul, üniversel’den evrensel, gibi. Türkçe’de -sel -sal diye nispet eki olmadığı hâlde, Fransızca tesiriyle dile sokuldu.

Daha vahim bir misal, ceza kanununda milletlerarası mukabili “arsıulusal” kelimesi geçer ki, tamamen Türkçeye zıt uydurulmuştur. Maalesef adı dilciler, Türkçeyi hiç bilmemektedir. Çoğunun anadili bile değildir.

1935’te Çankaya sofrasında, “ticaret”e karşılık aranırken, Falih Rıfkı sıkıntısından önündeki kâğıda bir şeyler karalar. Atatürk ne yaptığını sorar. Gayriihtiyari, te ve cim harfleri yaptığını söyleyince, masaya vurarak, ticaret kelimesinin karşılığı olarak “tecim”i ilan eder, tüccar ise “tecimer” olur. Eskiden Güven Tecimevi gibi tabelalara rastlanırdı. Sonra bu kelime unutuldu. Ama milletin kurtulduğu böyle kelime sayısı azdır.

Sadeleştirme hareketiyle birlikte dildeki Arapça ve Farsça menşeli kelimeler tasfiye edilmeye başlandı. Ecnebi menşeli olanlara dokunulmadı. Esas hedef din yoluyla giren kelimelerin tasfiyesiyle, dinî kültürün de tasfiyesiydi. Yeni kelimeler zamanla yerleşmiş olsa da dilin eski kelime hazinesiyle ifade edilen ince mana ve ruh silinip gitti. Her kelime sadece bir mana değil, aynı zamanda bir tarih ve düşünme tavrıdır. Bu değişikliklerle birlikte sadece kelimeler değil, fikirler de dönüşmüştür.

“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi
Başlık Resmi“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi

“Bütün dünya dillerinin kökü Türkçedir”

Sadeleştirme hareketi zamanla daha da radikal bir hâl aldı. 1936 ve 1937 yıllarında tertiplenen Dil Kurultaylarında bu sefer sadece kelimelerin değil, dillerin menşei sorgulanmaya başlandı. En enteresan ve münakaşalı olanı ise Güneş Dil Teorisi idi. Perde, bununla kapandı.

Viyanalı bir doktor olan Kvergiç tarafından kaleme alınan etüde göre, dillerin doğuşu güneşle irtibatlıdır. Atatürk bundan ilham alarak, bütün dünya dillerinin Türkçeden geldiğini iddia etti. Okyanus’un aslı okan idi. “God” bile “kut” kökünden geliyordu. Zaten güneş de Türk’tü, tanrı da... Böylece artık genç cumhuriyet sadece Türkçe konuşmuyor, bütün dünyaya dil öğretmiş oluyordu.

Abdülkadir İnan, Naim Nazım ve Hasan Reşit teorinin altyapısını çattılar. Bu fikirler, ilmî olmaktan çok ideolojik temelliydi. Atatürk’ün çevresindeki bazı dilciler ve ideologlar bu teoriyi sahiplenmiş, hatta devrin ders kitaplarında yer bulmuş ve Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ders olarak okutulmuştur.

Dil inkılabı, teoriyle birlikte, tam bir parodiye dönüştü. Gazetelerde “Ulusal Söylev”, “Yazgaç”, “Kalkıncak”, “Uçaklık”, “İncelemeci” gibi kelimeler peydah oldu. Millet ne konuştuğunu anlamaz hâle geldi. Zamanla iş karikatürize edilmeye başlandı: Amazon “amma uzun”dan, Nyagara “ne yaygara”dan geliyordu!..

Ancak bu teori (aslında teori bile sayılamaz), ihtiva ettiği iddiaların ciddiyetsizliği ve uydurulmuş etimolojik bağlantılar sebebiyle milletlerarası ilim çevrelerince gülünç bulunmuş, yerli bazı entelektüeller tarafından da tenkit edilmiştir.

“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi
Başlık Resmi“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi

Çıkmaza giren dil davası

Birinci dil kurultayı zamanında Halil Nihat Boztepe gibi Osmanlıcadan hiç ayrılmamak lazım geldiğini müdafaa edenler bir yana, sadeleştirme taraftarları da iki grup idi: 1-Ağdalı kelime ve terkipleri bırakmak, ama günlük dile yerleşmiş kelimelere dokunmamak. 2-Türkçe menşe uydurulamayan bütün kelimeleri silmek, hatta aslı Arapça olduğu için mangal kelimesini bile atmak.

Gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın, Ruşen Eşref, Celal Sahir, hatta dil encümeninde yer alan Falih Rıfkı Atay birinci gruptandı. Yusuf Ziya Özer, Frenkçe her kelimenin aslının Türkçe olduğunu iddia eder, Naim Hazım ise Arapça kelimelerin köklerini Türkçeye çıkarırdı.

Amerikalı General MacArthur’un da davetli olduğu ilk kurultaya çağrılan Hüseyin Cahid, mantıklı ve tesirli bir konuşma yaptı. Katılanların çoğu tasfiye taraftarı olmasına rağmen, onun fikirlerini destekledi. Konuşması dakikalarca alkışlandı. Bunun üzerine dil kurultayına reislik eden edebiyatçı Samih Rıfat, hasta olduğu hâlde kürsüye çıkarak, Hüseyin Cahid’in sözlerini tenkit etti. Samih Rıfat, Falih Rıfkı’nın tabiriyle, subjektif şeylere bile ilmî süs vermeyi becerebilen amansız bir demagog idi. Buna rağmen reisicumhur tatmin olmadı. Kendisi bir konuşma yaparak zaten muhalif olarak kabul ettiği Hüseyin Cahid’i yerin dibine batırdı.

Atatürk, başta Türkçe’nin tabii seyrine bırakılması lazım geldiğine inanıyordu: “Yeni Türkçe kelimeler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Fakat, Türk dilinin yapısını zorlamak olmaz. Bu bünye meselesini Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız. Ketebe, yektübü Arabındır; katip, kitap, mektup Türk'ündür.” (Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 151)

Osmanlıca kelimelerin yeni karşılıklarının tespiti için bir komisyon kurdu. Osmanlıca-Türkçe Cep Kılavuzu hazırlandı. Ama bunu beğenmedi. 1935 sonunda Türkçe menşe uydurulamayan kelimelerin atılıp yerine yenilerinin konulmasına (hastalığının da tesiriyle) ateşli taraftar oldu. Buna mantıklı ve ilmî de olsa itiraz edenlere çok sert reaksiyon gösterdi.

Sonradan bunun çok gülünç bir hâl aldığını fark etti. Falih Rıfkı’ya “Çocuk çıkmaza girmişizdir, dili bu çıkmazda bırakamayız, tabii yola döneceğiz” dedi. Tabii yol dediği, dile müdahaleden vazgeçmek değil, Güneş Dil Teorisi’ni bırakmaktı.

Bu mevzuda Oxford hocalarından Türkiyatçı Geoffrey Lewis’in The Turkish Language Reform isimli kitabı mutlaka okunmalıdır. Trajik Başarı, Türk Dil Devrimi adıyla Türkçe’ye de tercüme olunmuştur.

“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi
Başlık Resmi“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi

Canlılarda âdet

Lisana dışarıdan müdahale zarar verir. Dil canlıdır. Tekâmül eder. Bazı kelimeler zamanla unutulur. Telaffuzlar, hatta manalar değişir. Fasih kelime bazen argoya düşer. Bazısı argodan fasihe geçer. Veled, fasih iken argoya düşmüş; köftehor, argo iken fasihe geçmiştir.

Her halkın lisanı, temasta bulunduğu başka lisanlardan tesir görür. Yeni kelimeler alır. Avrupa lisanlarındaki Farsça ve Arapça kelimelerin sayısı az değildir. Türkçe’ye de din yoluyla çok sayıda Arapça ve Farsça kelime girmiştir. Ama bunlar artık Türkçedir. Müsaade kelimesi Arapçada yardım manasına gelir. Türkçede ise izin demektir. Serbest, Farsça başı bağlı, Türkçe başıboş manasına kullanılır. Peş, Farsçada ön, Türkçede arka demektir. Bu kelimeler artık Arapça veya Farsça değildir, Türkçedir. Nitekim İngilizce kelimelerin yarıdan fazlası Danca, Brötonca ve Fransızca yoluyla Latince’den alınmıştır. Kimsenin aklına İngiliz Dil Kurumu kurup dili “arılaştırma” teşebbüsüne girişmek gelmez. Böyle bir şey söyleyenin aklından şüphe ederler.

Eski Türkçedeki sarih, münhal, üryan, mübin, müstehcen, aleni, bariz, aşikâr, ayan, bedihi, vazıh gibi kelimeleri bir tarafa atıp, yerine hiçbir nüansa yer vermeden sadece “açık” kelimesini koymak Türkçeye iyilik midir? Az kelime, kıt düşünce demektir. Bütün dünyada entelektüellik fazla kelime bilgisi ve bir lisanın üstünlüğü, müteradif kelimelerinin bolluğu ile ölçülür. Üstelik eski Türkçede şimdiki zaman eki -mada iken, halkın hiç kullanmadığı -yor eki uydurulmuştur. “Gelmede” kelimesi “geliyor” olmuştur.

“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi
Başlık Resmi“Bir Dil Uydurduk, Güneşe Sorduk”: Dil inkılabının hikâyesi

Zenginlik mi, fakirlik mi?

Bu kelimeler resmî yazışmalar yanında, gazeteler, ders kitapları, şiir ve romanlar, radyo (ve televizyon) neşriyatı vasıtasıyla halka empoze edilmeye başlandı. Nitekim Atatürk şöyle diyordu: “Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi için her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Her aydın, hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli; konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hâle getirmeliyiz.” (Vasfi Mahir Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 151)

Böylece halk yaş ve sosyal mevki itibarıyla yeni Türkçe (uydurukça) anlayan ve anlamayan olarak ikiye bölündü. Halkla entelektüel arasında dil uçurumu meydana geldi. Dede torununa mektup yazsa, torun “bunu çevirmemiz lazım” dedi. 1000 yıllık edebiyat mirası bir anda “anlaşılamayan” oldu. 30-40 sene evvelki romanlar sadeleştirilmeden basılamaz; bir millet, kendi tarihini okuyamaz hâle geldi. Mazideki bağlar koptu, hafıza silindi. Hafızasını yitirmiş bir millet, başkasının hikâyesini yaşamaya mecbur kalır. Kimileri “aydınlanma” diye alkışlasa da, bu, karanlıkta el yordamıyla dil bulmaya çalışmaktır.

Kelime uydurma furyası sonraki yıllarda zayıf da olsa devam etti. Başrolü TRT oynuyordu. Aydın pozu takınan bazıları tamamen uydurukça kelimelerle yazmayı bir ideal ediniyor, kitapların arkasına “Uydurukçadan Türkçeye” lügatçe koymak mecburiyetinde kalıyordu. Halk ise hadiseye komedi gibi bakıyor, bazıları, mesela hostes için “gökkonutsal avrat” diyerek işi karikatürize ediyordu. Bir sene uzun sesli harflerin meddi (uzatması) kaldırılıyor, ertesi sene geri getiriliyordu. İnsanlar vasi ile vâsiyi, kar ile kârı karıştırır oldu.

1960’larda Ankara’da The Times muhabiri olarak vazife yapan David Hotham anlatıyor: “Türk dilinin uğradığı değişiklik yüzünden, halk, Atatürk’ün ilk yıllarındaki verdiği nutukları bile anlamakta güçlük çekmektedir. Hatta Türk yazarlar kendi kitaplarını eski dilden yeni dile ‘çevirmek’ gibi bir vaziyetle karşı karşıya gelmişlerdir. Türkçeden Türkçeye lügatler bile vardır.” (The Turks, 17-21)

Ödenen ağır bedel

Dil inkılabının bedeli ağır olmuştur. Bunun başında kültürel kopuş gelir ki, halk, atalarının yazdıklarını okuyamaz ve anlayamaz hâle gelmiştir. Edebî miras silikleşmiş, Fuzuli, Nedim, Şeyh Galib, Yahya Kemal gibi şairler “anlaşılmaz” ilan edilmiştir. Fikrî sığlaşma hasıl olmuş, mefhumların dünyası daralmış, entelektüel faaliyetler muayyen kalıplara sıkışmıştır. Suni dil ve hüviyet meseleleri doğmuş, halkla aydınlar arasında yeni bir dil uçurumu meydana gelmiştir.

İnkılapçılar, kendilerince samimi idiler. Millet olarak duyulan aşağılık kompleksini güya gidermek istiyorlardı. Ancak tatbikatta yaşananlar, belki de aşırı ideolojik yaklaşımlar, bazı tarihçilerin ve edebiyatçıların ifadesiyle kültürel otosansüre dönüştü. Alfabe değişikliğiyle başlayan safahat, düşünce dünyasının sınırlarının da yeniden çizilmesine yol açtı.

Bugün Türkçe sadeleşmiş olabilir, ama bu sadeleşmenin karşılığında bir kültür sarayı kaybedilmiştir. Kimi kelimeler vardı ki içinde bin yıllık tecrübe, mana ve hikmet barındırmaktadır. Onlar gidince sadece dil değil, zihin dünyası da fakirleşir.

Nihat Sami Banarlı 1965’te diyor ki: “Türk dili son 35 senedir birtakım kaprisli hareketlere kurban edilmektedir. Arı dil veya öztürkçe gibi çekici adlar altında Türkçeye vurulan ilim dışı darbe büyük olmuş, Türkçemiz herhangi bir medeni dil ölçüsündeki ifade kudretini ve ses güzelliğini kaybetmiştir. Bunun devamı millî kültürümüz için felaket olacaktır.” (Türkçenin Sırları)

TRT’nin anlaşılmayan dili

Yılmaz Öztuna der ki: “Türkler imparatorluğun beşte birini tuttuğu hâlde, varlık ve benliğini muhafaza etmiştir. Bunun bir sebebi de dildir. Dil, pek çok unsuru ihtiva eden ana unsur mevkiindedir ve her zaman öyle olacaktır.

Türkiye’de bazılarının kültür unsurları arasında en çok dile saldırmaları kadar tabii bir şey yoktur. Dili değiştirmek için, arkalarına mühim bir gafil kitleyi de alarak, devamlı aksiyon hâlindedirler. Dilin değişmesi onlara, iki kapital menfaat temin eder:

1-Dış Türklerle dil ayrılığı başlar ve iki taraf biribirini anlamaz olur. (Süleyman Demirel’in Bakü’yü resmî ziyaretinde Azeri Türkler, TRT’nin dilini anlamakta zorluk çektiklerini söylemişlerdir. [Şimdi ise Türk dizilerindeki iğrenç dili işitmemek için dublaj ile neşrini mecbur etmişlerdir.])

2-Türkiye içinde ise, yeni dille yetişen neslin, bütün mazi ile, hatta bir kuşak önceki Türk kültürü ile irtibatı kesilir. Böylece Türklük ortadan kalkar ve globalizmin emrine çok kolay girer.” (Büyük Türkiye Tarihi, X/204)


Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR