BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Rus general, şehre son darbeyi indirmek için sabırsızlanıyordu!

Nene, fişekleri saydı... Zalimler; dadaş kızının azmini, gücünü, kuvvetini görmeliydi...
 
1293 senesinin Kasım ayı. İlk haftası ve gecesi, Nene, meczup gibi bir o odaya, bir bu odaya, avlu, tandır başı arası gidip geliyor… Kadınlık hissi onu rahat bırakmıyordu. Bu gece tekin değil, bir şeylere gebe ama ne olduğunu kestiremiyor! Sadece delicesine bir huzursuzluk hâli yaşıyordu! Kaç gündür uyku uyumadığı hâlde bu duruma kendi de şaşıyordu. Pencerenin perdesini aralayıp sokaklara baktı. Tek tük evlerden sızan cılız, ölü ışıklar sayılmazsa, şehir zifirî bir karanlık içindeydi hepten. Üstelik bir sinek uçsa duyulacak sessizlikte... Sanki rüzgâr bile esmemek için kavildi... Hasan abisini kara toprağa koyalı kaç gün olmuştu ki? Acısı, ciğerlerini dağlıyordu hâlâ... Uzun zaman bir şey yememe, uykusuzluk ve ağır kedere, bir de ümitsizlik, korku ilâve edilince, o insanın hâli nice olursa, Nene de o hâldeydi! Bir de kırkı yeni çıkmış bir lohusa ise iş daha vahimleşiyordu...
“Artık çok geç oldu! Mümkün değil uyuyamıyorum! Niçin, peki? Uyursam, sabah kalktığımda, insanları ve dünyayı, bıraktığım gibi bulamayacağımdan korktuğum için mi ne gözlerimi kapatamıyorum!... Allah’ım, aklımı muhafaza eyle!”
Evde ne kadar silah olarak kullanabileceği kesici, delici, kırıcı malzeme varsa hepsini elinin altında olacak şekilde kolay bir yere koydu. Bugün olmasa yarın, yarın olmasa öbür gün birileri kapısını zorlayacaktı muhakkak, hiç olmazsa pahalıya mal etmeliydi. Bu bedeni kolay kolay kimseye teslim etmeyecekti, son nefesine kadar direnecek, zalimleri geldiklerine bin pişman edecekti! Netice... Netice mutlaka ölümdü... Zaten er veya geç o hakikat kapısını çalmayacak mıydı? Ha bugün, ha yarın, ne fark ederdi? İmanını muhafaza etmeli, namusunu kirletmemeliydi. Mehmet’i onun için askere gitmemiş miydi? O burada olsaydı, aynı şeyi yapar, cesedini çiğnetmeden, bu eşikten kimse içeri giremezdi.
Kalktı, bir torbada istif edilmiş fişekleri saydı. Her zalime bir tane, hem de tam alnının ortasından, yok kalbinin üzerinden... Boşa gitmemeliydi hiçbiri. Zalimler; dadaş kızının azmini, gücünü, kuvvetini görmeli, pes etmeliydi...
                ***
BİR ÜFÜRÜKLÜK CAN!..
Hasankale’yi işgal edip ihtiyat birlikleriyle emniyete alan Rus general; Erzurum’a son darbeyi indirmek, şehri teslim almak için sabırsızlanıyordu. Fiziki şartlar tam olgunlaşmıştı. Ortam pek müsaitti. Dünyanın dört bir yanından gelen istihbarat pek sevindiriciydi. “Osmanlı, ha bitti bitecek…” durumdaydı. Sonbaharda kurumuş bir yaprağın rüzgârda sallanması gibi “bir üfürük canı” kalmıştı. Tutunduğu dallar kurumuş, tutan eller iyice yorulmuştu. Fırsat bu fırsattı. Beş altı asır bugünler için beklenmemiş miydi? “Hadi son bir darbe daha, hadi” diyordu...
Osmanlı, hepten ne yapacağını şaşırmıştı. Hem Balkanlarda, hem de Kafkas cephesinde; dünyanın en büyük yedi devletine karşı ölüm kalım mücadelesi veriyordu. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
618462 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/618462.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT