Kaydet
a- | +A

Atlar, ırmaktan içmek isterken sürücü, yorgun ve terli hayvanların kendisini nasıl bir çıkmaza sürükleyeceğini düşünerek kırbacını olanca gücüyle vurdu!..

İki yağız atın çektiği yaylı araç, toprak yağmuru altında arazinin rengini almış, iyice kamufle olmuş gibiydi. Kukuletalı sürücü acelesi varmışçasına atları kırbaçlarken güneşin battığı tarafa dönüp elini siper ederek baktı. Belli ki geldiği yolun derinliklerinde bir şeyler aramaktaydı. Toz bulutu arasından peşinden gelenlerin olmadığına kanaat getirince de arabanın içindeki yolcuya dönüp, “Efendim keyfinize bakın, meraklanacak bir şey yok” diyerek virajı döndü ve bir ayna gibi parıldayan durgun suya olanca hızıyla daldı. Atlar, uzun yolculuğun sonunda girdikleri ırmaktan içmek isterken sürücü, yorgun ve terli hayvanların kendisini nasıl bir çıkmaza sürükleyeceğini düşünerek havada zikzaklar çizen kırbacını olanca gücüyle kıçlarına indirdi. Acıyla kıvranan hayvanlar ani bir hareketle ileri fırlayıp, yüksek sedir ağaçlarının iki tarafta disiplinli bir bölük nefer gibi sıralandığı yolda dört nala uçarcasına koşmaya başladı. Ter ve tozun çamur gibi sıvadığı kukuletalı adamın kaybedecek vakti yoktu...

Arabanın sarsıntısından telaşlanan saçı sakalı birbirine karışmış, patlıcan burunlu, gözleri içtiği şarabın etkisiyle şişmiş, elmacık kemikleri akşam ayazından mı, yoksa yol boyunca içtiklerinden mi pembeleşmiş yolcunun canı sıkıldı.

Yavaş, yavaş ayın on dördü her tarafı, beyaz, mor sislerle dolduruyordu. Örtüyü aralayarak çevresine baktı. Açık başını uzun uzadıya kaşıdı. Bol elbisesinin içine pembe, görünmez bir el gibi ılık bir serinlik giriyor, her tarafını gıdıklıyor, kaşındırıyordu. Görebildiği kadar nihayetsiz ufuklara bakan yolcu üşür gibi oldu. Issız tepelerin gökle birleştiği yeri, gözlerini kısarak bir daha taradı. Yaslandığı sandığa uzanıp içinden kalın, ne olduğu anlaşılmayan bir kumaşı çekti, alelacele omuzlarına atıverdi. Sandıkların dibine uzandı. Yavaş, yavaş gözlerini kapadı. Tekerleklerin toprak yolda çıkardıkları takırtıları dinleyerek daldı.

Bilmem kaç senedir ilk defa böyle itibarlı, o kadar da ulvi bir vazife alacaktı. Mütevâzı bir kasabanın en yukarısındaki küçük evceğizinde canlı bir aziz gibi oturur, şark dillerini, kültürünü detaylıca inceler ve öğrenirdi. En yakın komşularına bile gitmez, en anlı, şanlı kişileri ayağına getirtir, ruhaniyetin büyülü, tılsımını bozmazdı. Fakat doğup büyüdüğü toprakları tehlikedeydi. Gelip bu çıkmaza bir yol, bir çare bulması isteniyordu. İtibarlı nice insanlar haber üzerine haber gönderiyordu. Aziz Kripto, bu kadar talebe, isteğe fazla dayanamamıştı, netice ne olursa olsun gidecekti. Lakin gideceği yeri düşününce yüzünü buruşturdu. Olympos Mysios yani Keşiş Dağı’nın aşağı tarafları "barbar", Muhammedî Müselman memleketiydi. O Bursa ki Hıristiyan kadınlarının da Müslüman hanımları gibi yaşadığını, edepli, uslu olduklarını her zaman işitirdi. Yıllardır gidip gözünü, gönlünü kirletmediği, bırak şarap içmeyi, kokusunu bile duyamayacağı bu pis günah kuyusuna şimdi nasıl düşecekti?

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...