BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Babacığım, kardeşlerimin yanına gitmek istiyorum müsaadenle..."

Çocuklar bir köşeye anne baba da bir köşeye çekilip kendi aralarında sohbete daldılar.
 
Anacığı, “hadi, ne duruyorsun?” der gibi göz işareti yapınca Ali, eğilip babacığının elini öptü hürmetle boyun kırıp dizinin dibine oturdu.
- Ali’m gelmiş, hoş gelmiş, maşallah, maşallah… Fena korkuttun bizi!
- Babacığım, üzülmenizi hiç istemezdim ama...
- Sizin de bizim de elimizden ne gelir Ali’m? Allah’ın dediği olur. Ondan gelene boynumuz bükük.
- Ben de siz üzülüyorsunuz diye çok üzülmüştüm.
- Allahü teâlâ dert vermişse onu dermansız bırakmaz Ali’m! Arayıp bulmak lazımdı lakin arayamadık!
- Şükür, ona da lüzum kalmadı.
- Herhangi bir ilaç yapamadık diye ne kadar kahırlanıyor, kendimi suçluyordum!
- Siz başta can-ı gönülden duâ ettiniz, elinizden geleni yaptınız Bey! Öyle kendini suçladıkça bak Ali’m de mahcup oluyor. İnşallah, tam şifa bulmuştur!
- Anne, tereddüt ve şüphe etmeyin!
- Sebeplere yapışın diyor Cenâb-ı Allah.
- Sebepsiz de şifa veren Allahü teâlâ. İnsana lazım olan her şeyi yaratmıştır.
- Aramak bulmak da bize düşüyordu lakin...
- Babacığım, kardeşlerimin yanına gitmek istiyorum müsaade eder misin?
- Olur Ali’m! Cenâb-ı Allah tam şifalar ihsan eylesin.
- Amîn, babacığım.
- Biz de annenle hasbihâl edelim!..
Kısa bir sessizlikten sonra çocuklar bir köşeye anne baba da bir köşeye çekilip kendi aralarında sohbete daldılar. Uzun zamandır ilk defa hastalık, ölüm kelimelerinin geçmediği havadan sudan konuşmalar oluyordu. Şükriye Anne, kadınlık hissi mi ne, yine de tedirgindi:
- Bey, çok korkmuştum çok! Uykusunda sayıklıyordu hep!
- Ah Şükriye ah! Bir tarafta acılar içinde kıvranan evladım, beri tarafta çaresiz baba. Düşünebiliyor musunuz hâlimi? İçim yanıyordu! Senin korkularının üstünde çok daha korkuncunu yaşıyordum! Her gün ölüp ölüp diriliyordum âdeta! Bu günleri gördük ya hamd olsun binler kere!
- Hastalık hâli öyledir Bey; bazen sayıklar, bazen inler, bazen ağlar, kimi zaman da gözüne uyku girmez.
- Hepsine şahit olduk!..
Şükriye Hanım bir ara mutfağa gidip bir tepsiyle içeri girdi. Önce kendi hâllerinde oynayan küçüklerin yanına uğradı. “Hadi çocuklar yiyin, bu akşam bizim bayramımız” dedi, gülerek önlerine koydu. Komşuların hasta için gönderdiği bal ve çörekotu karışımından bir kaşık alıp önce en küçüğünden başlayarak tattırdı. Ali’nin kulağına eğildi; muhabbet dolu ve sakinleştirici sesiyle bir şeyler fısıldadıktan sonra elindekinin tamamını ona yedirdi. Hiç itiraz eden yoktu. Oysa öncesinde hiçbir yemeği yememiş, sütü, ayranı içmemişti. Kâfi miktarda karnını doyurduğundan emin olduktan sonra, çocuklardan müsaade isteyerek Ali’yi yeniden yatırdı ve üstünü örttü. Büyük bir iş yapmanın huzuruyla beyinin yanına döndü.
- Beyim, sizin vazifeniz; bu ilaç olabilecek karışımı yapmak, Doktor Efendinin verdiği ilaçları, onun tarif ettiği şekilde kullanmaktı. Benimkisi de Rabbimize sığınarak yedirmek… Şifa da, çare de Ondan…
- Âmennâ ve saddaknâ. DEVAMI YARIN
 
 
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619379 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619379.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT