Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
İran krizi: Uzayan savaşın stratejik anlamı
0:00 0:00
1x
a- | +A

İran, önce hesap hataları yapan Amerikan devlet aklını, ardından da tüm dünyayı şaşırttı. Savaş taktiğine bakıldığında, Rusya’yı örnek alan bir yaklaşım benimsediği görülüyor. Savaşı zamana yayma stratejisi, İran açısından sadece askerî değil, aynı zamanda siyasi ve psikolojik anlam taşıyor. Küresel gerilimin temelleri, daha önce çeşitli vesilelerle üzerinde durduğum, yazılarımda vurguladığım tespitleri doğrular nitelikte.

ABD Başkanı Donald Trump için kısa vadeli, lokal ve sonuca odaklı çatışmalar esas alınmıştı. Ancak İran konusunda ciddi yanılgıya düştüğü açık. Trump’a yön veren aklın da bu noktada sorgulanması gerekiyor. Çünkü Amerikan çıkarlarını zorlayacak uzun soluklu bir savaş, ABD-Çin rekabeti açısından ciddi kayıp anlamına gelir. Oysa Trump’ın siyasi retoriği “barış” üzerine kuruluydu; seçim sürecinde Joe Biden’ı, ülkeyi savaşlara harcanan kaynaklar üzerinden sert biçimde eleştiriyordu. Gelinen noktada ise yalnızca kendi söylemiyle çelişmekle kalmıyor, ABD’nin Çin karşısındaki stratejik hesaplarını da zedeliyor.

“İran vurulurken Rusya ve Çin nerede?” sorusu sıkça soruldu. Ancak görünen o ki İran’ın direncinin arkasında doğrudan ya da dolaylı biçimde bu iki aktörün desteği bulunuyor.

ABD açısından yeni bir askerî doktrin ihtiyacı giderek belirginleşiyor. NATO’ya yönelik eleştirileriyle öne çıkan Trump, aslında yeni bir eylem planının da sinyallerini veriyor. Öte yandan katil Netanyahu liderliğindeki siyonist İsrail, yeni ittifaklar kurarak şekillenen dünya düzeninde güçlü bir pozisyon elde etme arayışında. Ancak İran dosyasında hesapların planlandığı gibi işlemediği görülüyor.

İran müzakere masasına yaklaşmıyor; çünkü şartlarını dayatmak istiyor. Bu zemini güçlendirmek için de savaşın uzamasından çekinmiyor. Mühimmat ve savunma teknolojileri açısından da Rusya ile benzer bir yol izliyor. Yani; önce eski envanteri sahaya sürüyor, ardından daha gelişmiş imkânları kademeli olarak devreye alıyor. Hatta dinî liderlerine yönelik saldırılar karşısında bile ani ve duygusal tepkiler vermekten kaçınarak daha kontrollü bir strateji izliyor. Bu tablo, İran’ın nihai hedefinin sahadaki direncini artırarak masada daha güçlü bir konum elde etmek olduğunu gösteriyor. Bu nedenle Trump’ın “mahvedeceğiz” söylemi, İran’ı geri adım attırmakta yetersiz kalmış görünüyor.

İran’ın, Hürmüz Boğazı kozunu sonuna kadar kullanacağı açık. Bu durum, Rusya açısından da dolaylı bir hesaplaşma anlamı taşıyor.

Genel çerçeveden bakıldığında İran, yalnızca kendi adına değil, içinde yer aldığı daha geniş bir cephe adına direniyor.

İslam dünyasının İran’a bakışı ise ayrı bir tartışma başlığı taşıyor. İran’a yönelik saldırıları meşrulaştırmak için tarihsel bir arka plana sahip olmamak ya da bunu görmezden gelmek gerekir. Türkiye ile İran arasında tarihsel rekabet ve ciddi görüş ayrılıkları olduğu bir gerçek. Ancak bu durum, İran’ı hedef alan bir saldırı karşısında İsrail’i desteklemeyi gerektirmiyor, gerektirmemelidir de... Zira bu, sömürgeci zihniyete boyun eğmenin bir yansıması olur.

İran’la ayrıştığımız noktalar açıktır. Şii-Fars eksenli tarihsel ve politik hat, Türkiye açısından zaman zaman sorunlar üretmiştir. Ancak bu gerçeklik, İran’ın varoluşsal bir mücadele verdiği tabloda ona manevi destek verilmesini engellemez. Anadolu irfanı ve feraseti, doğru olanın yanında durma konusunda tarih boyunca güçlü bir refleks ortaya koymuştur. ABD ve İsrail’in nihai hedefleri dikkate alındığında, İran’a verilen desteğin ahlaki ve vicdani temele dayandığı da söylenebilir.

Bununla birlikte İran rejiminin geçmişteki politikalarını unutmadan hareket etmek gerekir. Bugün yaşanan saldırılar, uluslararası hukuk açısından ciddi aşınmaya işaret ediyor. İsrail’in Orta Doğu haritasını değiştirme hedefi, Netanyahu tarafından açıkça dile getirilmişti. Nil ile Fırat arasındaki coğrafyaya yönelik stratejik hedefler, bölge ve dünya açısından önemli bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu süreç, İran için de bir yüzleşme imkânı sunuyor. Geçmiş politikalarını yeniden değerlendirecek mi? Komşularıyla ilişkilerini gözden geçirecek mi? Hatalarıyla cesurca yüzleşip yeni bir yol haritası çizecek mi? Bu soruların cevabı zamanla ortaya çıkacak...

Ancak şu açık: İran’ın direniş kapasitesi ve halkının ortaya koyduğu irade, tüm tartışmaların ötesinde dikkat çekici ve saygıyı hak eden bir gerçeklik olarak öne çıkıyor...

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…