Kaydet
a- | +A

Aziz Kripto, tiksinerek baktığı koyun yününden yapılmış kalınca derviş kıyafetlerini, yüzünü buruşturarak giydi.

Kripto:

- Tam zamanı gelince yapmalı. Yoksa… Yoksa...

- Yoksa…

- Yoksa… İş işten geçer, olacaklar da olmaz!

Birlikte gülüştüler. Ne yapacaklarını bilmenin bir ifadesiydi bu. Belli ki hepsi de hazırlıklıydı.

Tarif edildiği gibi hareket ediyor, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmıyorlardı. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağ başında bile olmanın gereğini kavramışlardı. Oldukça mesut ve kendilerinden emin binecekleri merkeplere doğru yürüdüler. Elbisesinin altında gizlediği kamanın, ceplerindeki para ve diğer kıymetli eşyanın yerinde durup, durmadığını kontrol etti Kripto. Bir taraftan da yol arkadaşlarının sorularına cevap veriyordu.

Karınları doyurulmuş, keçeleri bağlanmış hayvanlar binicilerini bekliyordu. Elinde kısa saplı baltası, uçları çengelli urganı bulunan adamlardan biri;

- Efendim, siz elbiselerinizi değiştirirken biz de çuvalları yükleyelim.

Deyip, çıkış kapısına doğru yürüdü. Arkadaşı da onu takip etti. Yalnız başına kalan Kripto, ipek giysilerini çıkarıp bir çuvalın en altına koydu. “Gün gelir lazım olur” dedi, fısıltıyla. Tiksinerek baktığı koyun yününden yapılmış kalınca derviş kıyafetlerini, yüzünü buruşturarak giydi. Gözüne kestirdiği boz merkebi tuttu. Yularını topladı. Kolanlarını sıktı. Üzerindeki yükü, çuvalları bir daha kontrol etti. Su, şarap, çeşitli meyve, kızartılmış tavuk, ekmek, peynir ve iyisinden bal vardı. Kırmızı kocaman elmalardan bir tanesini aldı koluna sürüp ısırdı.

Aniden çıkan rüzgâr, kalın sis tabakasını dağların yüksek yamaçlarına doğru sürüklerken, olanca ihtişamıyla vadi de görünmeye başladı. Önünü kapatan kocaman taş kütlesinin yanından döndü. Vahşi tabiatın bütün güzellikleri gözlerini kamaştırdı.

Ne çabuk bahar olmuştu. Durdu etrafına bakındı. Dik vadi tenhaydı. Antik bir sütun gibi yan yatan at kestaneleri, rüzgârda sallanan yapraklarını peribacalarının, Ceneviz denizcilerinin şapkalarını andıran tepelerine sürüyordu. Durmadı. Arkasında kalan yoldaşlarına; “Haydi gelin” der gibi bir ifadeyle baş işareti yaparak patika yola girdi. Ayağı ucuna gelen yuvarlak taşa sertçe vurdu. Taş, şımarık bir çocuğun sapanından çıkmış gibi vınlayıp, çalıların arasında kayboldu.

Kripto, küçücük bir mabet görünümündeki evini düşündü. Sıcak sütünü, peksimetlerini, kendini görünce yerlere kadar eğilen, nazik ve meraklı komşularını unutamıyordu. Kıvrım, kıvrım dolaşıp giden dar yollardan, derin uçurum kenarlarından ağaç köklerine tutunarak geçtiler. Kafası karmakarışıktı. Kendine güvense de kaygılarını ve duygularını gizleyemiyordu. Öyle sorular aklına geliyordu ki, cevap bulmakta zorlanıyor, telaşlanıyordu. Ne kadar yol aldıklarını bir türlü kestiremedi. Fakat karnının gurultusundan epeyce zaman geçtiğini, acıktığını hissetti. “Zavallılar da dinlensin” diye düşündü. Rüzgârı arkalarına alabilecekleri yemyeşil kadife gibi uzanan düzlükte durdu.

- Hayvanların yüklerini indirelim. Onlar otlarken biz de bir şeyler atıştıralım.

- Nasıl isterseniz efendim, deyip işe koyuldular... DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...