BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Bir anlık huzur, dünyayı kurtarmaya bedeldi...

Uzun süren dolaşma, kendine yaman yaramış, bacakları kolları kuvvetlenmiş hissediyordu Ali...
 
Her yönüyle yeni yetişiyordu Ali. Zor şartlarda büyümüştü, daha neler bekliyordu belli değildi. Hâllerinden, hele sıkıntılarından pek bahsetmezdi. Âlim olan dedesi genç denecek bir yaşta vefat etmişti. Aile onu hiç unutmamıştı. Babası, ne bulsa yapan, kalender gönüllü biriydi. Şükriye Hanım’la görücü usulü evlenmişlerdi. Bir buçuk sene sonra da Ali dünyaya gelmiş. Birbirlerine muhabbetleri yüksek, fukaralıkta bile mesut olmayı beceren bir aileydi. 
Anasını babasını, kardeşlerini pek sevdiği; hareketlerinden, konuşmalarından pek belliydi Ali’nin. Sağda solda uzak akrabaları vardı ama dünyanın hâli değişmişti, eskisi gibi insanlar düşkün değildi birbirine artık. Bir felaket neticesinde evleri başlarına yıkılınca ta buralara kadar gelmiş, ellerinde, avuçlarında ne varsa verip bu gecekonduyu almış ve taşınmışlardı. Sonra da hayatın acımasız çarkında değerlerini kaybetmeden, alnı açık, yüzü ak bir şekilde yaşamak, evlatlarını namuslu bir şekilde büyütmek için çaba harcıyorlardı.
Fırıncı, kendi hayatına benzetse de bunları, daha üstün buluyor, imreniyordu. Tombul hamurlu ellerini cebine sokup bekledi kapının önünde bir müddet. Ali, aceleyle sokakları dönmüş, çoktan gözden kaybolmuştu. “Gel de bu büyük yüreğe destek olma…” dedi, nar gibi kızarmış ocağın başına geçti.
Huzur veren bir kalp taşıdığına inandığı fırıncıyı, memnun bıraktığına inanan Ali, hemen yola koyulup ilk müşterisine girmişti bile. Her ne hikmetse sanki rahmet, üzerine rahmet yağıyordu da kimsenin bundan haberi yoktu. “Burada yeşil üzerine de yeşil yağıyor” dedi, uzaklara baktı. Envaiçeşit zümrütten ağaç deryasıydı sanki etraf… İnsanı dışarı çağıran hafif ve keyifli bir hava huzur saçıyordu… Karşı dükkânların içinden, oyuncaklar, aynalar, toplar, renkli poşetler ve pencerelerden yağan nur hüzmeleri, etrafı aydınlatırken rüyalarda hissediyordu kendini. Sarı bir ışık sızıyor, yansıyan camlardan kaldırımlara. Gölgeler ve ışığın beyazlığı yarış edercesine birbirini takip ediyordu belli belirsiz her yerde...
Uzun süren dolaşma, kendine yaman yaramış, bacakları kolları kuvvetlenmiş hissediyordu Ali. “Köy simidi, köy simitleri geldi, simitçiniz buradaaa…” diye bağırıp yürürken köpek de peşini bırakmıyordu. Satsa da, satmasa da fark etmiyor, hiç üzülmüyordu. Bu hususlarda çifte su verilmiş çelik gibiydi, kalbi çok rahattı.
Bir anlık huzur ve saadet, bütün dünyayı kurtarmaya bedeldi. Böyle davrandığını babası, anacığı da duysa memnun olurdu. Önünde kendine dostça bakan köpeğe; “Hey ne haber yol arkadaşım” dedi, takıldı. O da lisanından anlıyormuş gibi “mız mız” sesler çıkardı, karşılık verdi. Ne de masumdu, öylesine daldı. Kış ve karla olan mücadelelerini, hastalığını, aç yatan kardeşlerini, çaresiz anacığını, babacığını hatırladı yeniden. Zaten ne zaman unutmuştu ki. Ailesini her hatırlayışında, sabırsızlığı, kaynayarak birdenbire taşan bir tencere sütün ziyan olması gibi içinde fokurtular hissediyordu. Şimdi bir de bu mecburi yol arkadaşı aralarına katılmış, istemese de ilave olmuştu dertlerine! Çünkü ailesi kadar bu köpeği de düşünüyordu. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621212 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/621212.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT