Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
ABD ve İsrail rejimlerinin gölgesinde dünya
0:00 0:00
1x
a- | +A

Amerika ve İsrail üzerinden şekillenen küresel tartışmalarda, sıkça İran rejimi konuşuluyor ve “rejim” kavramı çoğunlukla olumsuz anlamda kullanılıyor. Oysa Batı’nın siyaset üretme aklı, dünyayı siyah ve beyaz gibi keskin karşıtlıklar üzerinden okuma eğiliminde. Son gelişmeler maalesef Batı’nın kendi değerlerini dahi siyonizm adına nasıl araçsallaştırabildiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bu çerçevede, “rejimler” üzerinden konuşmaya devam edeceksek, asıl üzerinde durulması gereken yapıların Amerika ve İsrail rejimleri olduğu gerçeği giderek daha görünür hâle geliyor...

Amerika Birleşik Devletleri, siyonist yapının elinde aparata dönüştüğü tarihsel bir sürecin eşiğinde. Bu noktada, Vatikan’ın konumu ve sessizliği de ayrıca sorgulanmayı hak ediyor. Zira sistemleri ve rejimleri ayakta tutan gücü anlamak için, küresel düzeyde belirleyici olan odakları birlikte değerlendirmek gerekiyor. Siyonizm bu açıdan yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte bir sorun olarak karşımıza çıkıyor; sistemleri yönlendirme kapasitesine sahip bir etki alanı oluşturuyor. Bu yapının, dünyayı yöneten mekanizmalar üzerindeki hâkimiyeti arttıkça, küresel aktör olan ABD’nin de bu etkinin ne ölçüde altında kaldığı daha net görülüyor.

İran’ın son saldırılar karşısında mağdur olduğu bir gerçek. Ancak İran’ın kendi politikalarının da "genişlemeci" ve "mezhepçi" karakter taşıdığı, zaman zaman kendinden olmayanı dışlayan bir yaklaşım sergilediği unutulmamalı. Bununla birlikte, bölgenin içinden geçtiği hassas süreç dikkate alındığında, bu tür eleştirilerin zamanlamasının da vicdani ve ahlaki boyutu göz ardı edilmemeli. İran’ın saldırılara karşılık vermesi doğal refleks olarak değerlendirilebilir; ancak özellikle Körfez bölgesine yönelik yoğunlaşan hamleler, Tahran’ı haklı olduğu bir zeminden tartışmalı bir konuma sürükleme riskini beraberinde getiriyor...

Bu noktada Türkiye’nin devreye girerek Körfez ile İran arasındaki gerilimi azaltma çabası, stratejik denge arayışının göstergesi olarak okunmalı. Körfez ile İran’ı karşı karşıya getirmek, İsrail’in arzuladığı tablo olduğu gibi, iç politikada sıkışan Trump için de bir çıkış kapısı niteliği taşıyabilir. Ancak bunun bölge açısından doğuracağı sonuçların ne denli ağır olacağını en gerçekçi biçimde analiz eden aktörlerden biri Türkiye’dir. Bu nedenle Türkiye’nin sükûnet çağrısı ve dengeleyici hamleleri, İran tarafından doğru okunmalı; aksi takdirde kısa vadeli reflekslerin orta vadede olumsuz sonuçlar doğurması kaçınılmaz olabilir...

Bölgede yeni ittifakların şekillendiği bir süreç yaşanıyor. İran’ın, Arap milliyetçiliğini tetikleyen gelişmeleri yeterince derinlikli analiz etmeden göz ardı etmesi, kendi açısından yeni sorunlara kapı aralayabilir. Öte yandan Rusya’nın İran ve Şii refleksi üzerinden geliştirdiği söylem, kendi çıkarları açısından anlaşılabilir bir tutumdur. Zira bu durum, cephelerin genişlemesiyle birlikte enerji fiyatları ve finansal dengeler üzerinden Rusya’ya avantaj sağlayabilir. Bu nedenle İslam dünyasındaki farklı refleksleri mezhep eksenli bir karşılaştırmaya indirgemek, ayrışmayı derinleştiren bir yaklaşım olacaktır.

Görünen o ki, bölgenin mevcut yapısı kalıcı biçimde değişiyor. ABD’nin Çin ile olan ilişkilerinde tüm hatları denemesi, İran meselesinin yalnızca İsrail merkezli bir okuma ile açıklanamayacağını gösteriyor. ABD’nin İran’ı baskı altına alma çabası açık olmakla birlikte, bu sürecin beklenen sonuçları üretip üretmediği tartışmalıdır. Trump’ın hızlı ve kolay sonuç alma odaklı yaklaşımı da bu çerçevede değerlendirilebilir. Çin ile bağlantılı hatların kesilmesi yönündeki adımlar, aslında daha geniş bir küresel rekabetin parçasıdır.

ABD ile İngiltere arasındaki örtük gerilim de yalnızca İran üzerinden okunamaz; asıl mesele Çin’dir. İngiltere’nin uzun vadeli siyasi ve ekonomik yatırımlarını Çin üzerine kurmuş olması, İran’a karşı oluşan bloklara mesafeli durmasının temel nedenlerinden biridir. Bu durum, küresel güç mücadelesinin çok katmanlı doğasını bir kez daha ortaya koyuyor.

İsrail cephesine bakıldığında ise siyonizmin, zamanla ne denli işlevsel aparat olarak kullanıldığının daha net anlaşılacağı görülüyor. İsrail’in ABD’yi daha geniş çaplı bir çatışmaya sürüklemesi, hangi büyük stratejinin parçası olduğu henüz tam olarak çözülememiş bir denklem sunuyor. Ancak mevcut tablo, İsrail’in kendi genişleme hedefleri doğrultusunda ABD’yi zorladığını ve bunun dolaylı olarak Çin merkezli finansal yapılara da alan açabileceğini düşündürüyor.

ABD küresel ölçekte herkesi yoran bir strateji izlerken, kendi yıpranma sürecini ne ölçüde fark ettiği de ayrı bir tartışma konusudur. Bugün bu durum çok belirgin görünmese de, tarihte hiçbir devletin sınırsız güce sahip olmadığı gerçeği değişmiyor. ABD Başkanı’nın çelişkili ve dalgalı söylemleri de bu yapısal yorgunluğun işaretleri olarak okunabilir.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…