BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Çekirdek içinde orman gizlidir, Zehirler içinde derman gizlidir.

 
Kar yağışına aldırmıyordu... İçten içe kanayan yarasına taş basarak çaresiz hastane bahçesinden çıktı.
 
 
Yediverenler, ortancalar, gecesafaları, sağlı sollu bahçelerden sarkan sarmaşıklar, akasyalar, allı morlu güller, sanki her şey insana gülümsüyor gibiydiler. Mavi, yeşil, kırmızı, beyaz iç içe geçmiş, bir tablo gibiydi her taraf… 
O gün çok koşmuş, eğlenmiş, âdeta büyülenmişti. Şırıl şırıl akan dere, şangır şungur durmadan dönen değirmen, kuzular, koyunlar, atlar, inekler… Hele hele peşlerinden hiç ayrılmayan “Cesur” ismini taktıkları koyu duman rengi köpek… Ama hepsinden de güzeli, ailesiyle birlikte oluşuydu. “Canım babam… Aslan babacığım!” Giydiği kahverengi takım elbisesi de ne güzel yakışmıştı. Köylüler hep “hoş geldin” diyor, evlerine davet ediyorlardı. Güvercin yeşili tarlalar, sarıya boyalı çayırlar... Bir de güzel isim koymuşlar: “Huzurveren Köyü…”
“Ah, eski günler! Babam olsaydı, başka ne isterdim! Ah babacığım! İstanbul bambaşka olurdu o zaman!”
                     ***
Çekirdek içinde orman gizlidir,
Zehirler içinde derman gizlidir,
Bunları ibretle tefekkür gerek,
Tahıl tanesinde harman gizlidir.
 
Kar yağışı hafiflemiş olsa da aldırmıyordu. İçten içe kanayan yarasına taş basarak çaresiz hastane bahçesinden çıktı.
Başı önde Vatan Caddesini geçti. Hırka-i Şerif Camii’nin önünden diklemesine Karagümrük Stadına, oradan da emanetini bıraktığı parka geldiğinde, soğuğa rağmen ter içinde kalmıştı.
Buğulu gözlerle kimseciklerin olmadığı boş parka baktı dakikalarca. Yağan taze karları saymasa, yaklaşık bir saat önce bıraktığı gibiydi her şey. Onu oraya çeken görünmez bir kuvvet vardı. İstinat duvarlarından içeri girdi ve ağır adımlarla ilerledi. Alnına biriken terlerini sildi...
Sağ elini siper ederek gökyüzüne baktı. Vakit bir hayli ilerlemiş, Güneş yoğun gri bulutların arasından başını uzatıp uzatıp geri çeken yaramaz bir çocuk misali; altın oklarını bir üzerlerine salıyor, bir geri çekiyordu. Şimdi babası olsaydı “kar havası” derdi, diye düşündü… Elinde olmadan yeniden efkârlandı, “bir daha babam olmayacak, yok” mânâsında başını salladı.
Sabah erkenden düştüğü yollarda şuursuzca sağa sola savrulurken yorgunluk tesirini iyice göstermişti.
Gazeteye sarılı emaneti uzaktan görünce rahatladı. Nasıl bırakmışsa öyle duruyordu. Kaybettiğini bulmanın sevinci ve heyecanıyla koştu, eğilip açmadan içindekileri kontrol etti. “Duruyor, kimin ne işine yarayacak ki” dedi. Ne yapacağını tam bilmiyordu. Gayr-i ihtiyari, hâlâ tenha olan, kazanın geçtiği caddeye çıktı.
                 ***
Taştın yine deli gönül,
Sular gibi çağlıyorsun.
Gözden kanlı yaş akıtıp
Yollarımı bağlıyorsun.

N’idem elim ermez yâre,
Bulunmuyor derde çare,
Geziyorum hep avare,
Beni niçin eğliyorsun.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622327 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/622327.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT