BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Kenardan temaşa etti o enfes manzarayı Lütfü Hoca...

Gözlerinin bir çift yağız atlı gibi ufuk hattına doğru gönül rahatlığıyla koşturabildiği bir yerdi Verintap...
 
İstanbul’dan geldikten sonra aylardır bıkmadan usanmadan kendisini takip eden insanlaraydı bu muhabbet. Onlarsız kendisi bir hiçti, hakikatte ise bir mevta... Çünkü hakikat; ancak doğru insanlarla, doğru yerde, doğru şeyleri konuşmakla ortaya çıkıyordu. Tıpkı şu anda Verintap’ta Haydar Ağa’nın hanesinin misafir odasında oturmuş olan bu köylü libasları içindeki münevver insanlarla yapıldığı gibi...
                              ***
        NE EKERSEN ONU BİÇERSİN
Gözlerinin bir çift yağız atlı gibi ufuk hattına doğru gönül rahatlığıyla koşturabildiği bir yerdi Verintap. Koşturdukça yorulmak yerine rahatladıkları bir yer… Basiretinin şimşek gibi, mesafeleri dürüp katlayıp sonla başı aynı anda ve aynı netlikte gördüğü o uçsuz bucaksız önü açık düzlükleri seviyordu. O topraklar ona rehavet değil ferahlık, bedbinlik değil nikbinlik veriyor, huzur ve sükûn ilka ediyordu bedenine, gönlüne, aklına fikrine… Hangi mevsim olursa olsun seyrettiği her şey sanki başka âlemlere sefer başlatıyordu hayal âleminde…
Hissiyatını, daha başka kelimelerle anlatabilmesi zordu! Zira insanın sınırlı idrak ve şuur gücüyle sonsuzluk, herhâlde ancak bu kadar anlaşılabilirdi. Gözün gördüğü en son noktaya kadar giden ve orada sonlanmayıp sadece belirsizleşen bir uzaklığın verdiği mesafesizlik hissi... Ondan ötesini sadece basiretle ihata edebilme şansı vardı…
Bu karaların karlarla bembeyaz olduğu, nefti ormanların yemyeşil uzayıp gittiği, baharda kırların olanca güzelliklerini giyindiği, irili ufaklı göllerin, çayların en canlı maviye büründüğü zamanlarda da hissedilen bir şeydi. Keza kışın donup öyle bembeyaz bir düzlüğe dönüştüğü zamanlarda da…
İşte bu halet-i ruhiye yüzünden, çok sevdiği, âdeta sonsuzluğa uzanan bu beyaz düzlükte bir kere olsun yürüyüşe de çıkmadı bu zamana kadar... Hep kenardan temaşa etti o enfes manzarayı Lütfü Hoca. Bazen de sadece kaya, kurumuş dal uçlarının karın, buzun dışına çıktığı yol boyunca yürürdü, o da mecburiyetten. Ayağının altındaki donmuş karın, en fazla birkaç karış çeri çöpü örttüğünü bilerek…
Alabildiğine uzanıp giden karların üstünde ne olduğunu görüyordu, şüphesiz altında da bir başka dünya vardı. Taşın, toprağın altında olduğu gibi…
Bu dünya hayatı narindi, kırılgandı. Bilmediği, hiçbir zaman da bilemeyeceği, idrak edemeyeceği tehlikelere sonuna kadar açık ve müdafaasızdı bu zavallı bedeni... Hayatla ölüm arasındaki zamanın uzunluğu da sadece bir “an” kadardı. Yeryüzüne düşen kar tanesi, çeşmelerden oluşan sarkıtlar, dikitler, kurunun üstündeki buz tabakası kadar inceydi hayatla memat arasındaki sınırlar…
Kardan örtülere bürünmüş bir köy yerinde hayatta kalma mücadelesi vermek kolay olmasa gerekti. Sonsuzluğa uzanan beyaz bir düzlüğün içinde insan olmak, bir nokta kadar küçülüp kalmak, kendinin hiç olduğunun idrakini yaşamak, esen her rüzgârda sağa sola savrulmak... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
628887 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/628887.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT