BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Yunan beslemesi “İrşâd gazetesi”

Ne demişti merhum Cem Karaca?
Yol dediğin yol gibi,
Ulaşmalı bir yere.
Biz dön baba dönelim,
Geliyoz aynı yere..
Bu döngü kısır döngü,
Başı var da sonu yok.
 
Aynen bu şarkının sözlerinde olduğu gibi dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz.
Chrest Foundation Vakfı tarafından, Türkiye’de kalem ve kelam oynatanların bulunduğu birçok medya ve düşünce kuruluşuna kaynak tahsis edildiği gündeme düşüverdi. O günden bu yana tartışmaların önü arkası kesilmiyor.
Oysa Chrest Foundation Türkiye’deki medya ve düşünce kuruluşlarına kaynak sağlayan tek vakıf değil. Birçok medya ve düşünce kuruluşu, bu vakfın dışındaki başka kuruluşlar tarafından fonlanmışlar ve fonlanmaya devam ediyorlar.
Bu da yeni bir husus değil, çok öncesinden beri bilinen bir hakikat ve yardımı verenin de alanın da inkâr etmediği bir konu. Bundan tam bir yıl önce merhum Ahmet Kekeç, Akşam gazetesindeki köşesinde “Vay besleme vay” diye bugün tartışılan tüm bu medya organlarının kimler tarafından ve nasıl beslendiğini açık açık yazmıştı.
Peki o zaman neden bu konu yine gündeme geliyor?
Çünkü unutuyoruz, unutturuyorlar.
Onların dışarıdan dolarlar ile beslendiğini unutup, Katarlılar tıp fakültelerinde bizim evlatlarımızın kontenjanlarında okuyacaklar diye yaptıkları yalan haberleri düzeltmek ile meşgulüz.
İşi gücü bırakıp, bu dışarıdan besleme tiplere neden yandaş olmadığını anlatmak ile meşgul nice arkadaşımız var medya âleminde.
İşin daha da enteresan olan boyutu, tüm kamuoyu ismi ön plana çıkan bir şahıs üzerine teksif olmuşken, düşünce kuruluşu adında destek gören ya da farklı şekillerde fonlanan sözde analistlerin ülkede silah lobileri adına ekranlarda ve sosyal medyada nasıl göz bağcılığı yaptıklarını gözden kaçırıyoruz.
Aynı mahfillerden, öyle savunma niteliğinde açıklamalar yapılıyor ki, meğerse Türkiye’de bağımsız medya olabilmek için dışarıdan fonlanmak bu işin kaçınılmazıymış.
Yani dışarıdan fonlanıyorsan bağımsız ve özgün bir medyasın, fonlanmıyorsan yandaş bir kalemsin. Bu algı ile tüm ülkeyi esir aldılar ama ortaya dökülen pislikten zerre de yüzleri kızarmıyor.
Aslında yaşadıklarımızın bu kadar aleni tartışılıyor olması bile büyük bir başarı. Zira, bugüne kadar köpeksiz köyde değneksiz gezen ve her türden söylem üstünlüğünü ele geçiren bu besleme medyanın ipliği ilk kez bu kadar aleni pazara çıkarıldı.
Yoksa, mütareke basını tartışmalarının yaşandığı günlerde de kalemi ve kelamı ile raks eden grupla mücadele ediliyordu. Yeni bir şey değil ki…
Kuvayimilliye ateşinin yakıldığı günlerde ‘mütareke basını’ diye kavramsallaştırılan olgu sadece İstanbul basını için geçerli değildi. Kuvvacı ateşin ilk yandığı vilayet olan Balıkesir’de Yunan beslemesi İrşad gazetesi yanında Kuvvacı yayın yapan Ses gazetesi de vardı.
Balıkesir ve civar illerde halkın “Gavur’un Sesi İrşad” adını koydukları bu besleme medya Yunan’ın borazanlığını aleni değil, sureti haktan gözükerek yapıyordu.
Tıpkı şimdikilerin yaptığı gibi…
 
Ses gazetesi
 
İşte tam böylesi bir ortamda Hasan Basri Çantay, tüm imkânsızlıklarına rağmen ne İngiliz’e el açtı ne Yunan’a boyun büktü ve tüm tehditlere rağmen 17 Ekim 1918 günü o meşhur Ses gazetesinin ilk sayısını çıkardı.
Demedi ki, ‘Kimse bize destek vermiyor, o zaman biz de İngiliz’den çil çil altın alalım’
Demedi ki, ‘O zaman Yunan bizim gazeteyi de beslesin, biz de sureti haktan gözüken ama masa altında iblis ile oynaşan bir yayıncılık yapalım.’
Çünkü biliyordu ki, bedava peynir sadece fare kapanında olur.
Çünkü biliyordu ki, anasından emdiği helal süt buna manidir.
Bu gayretine İstiklal’in şairi Mehmet Akif yetişti ve Ses gazetesinin ilk sayısına şu dörtlüğü yazdı:
Düşman sesi duymak istemezsen,
Kardeş sesidir uyan bu sesten!
Kalkınca görür ki sabah olmuş,
Vaktiyle uyanmayan bu sesten…
 
O yüzden raksını onların istediği tarzda edip, gerdanını ona göre kıranlar şimdi tevil için ‘bağımsız gazeteci kalmanın şartı dışarıdan fonlanmaktır’ demekle meşguller.
O günlerde yaşadığı zulme rağmen kimseden tek kuruş almadan neşriyatına gizli kapaklı devam eden Çantay, duygularını şöyle ifade ediyordu:
“…İki gün geçti. Ruhum fazlaca sıkılmaya başladı. Kendi vatanımda sırf Türklüğümden dolayı maruz kaldığım bu felaket ve esaret gücüme gidiyordu. Balıkesir’deki İngiliz temsilcisi Şimit’in hakaret tükürüklerine boğduğu Türk vatanperverleri Karesi’nin evlatları idi. Beni bir Türk mutasarrıf, Türk bir memur ne diye takip ediyordu? Sadece beni Balıkesir içinde yakalamak için 22 memura ben ne yapmıştım? Onlara vadedilen 600 lira mükâfat mı onları böyle koşturuyordu?”
İşte böyle…
Bugün de hem medyada hem düşünce kuruluşlarındaki bu beslemeler, İrşad gazetesi ile aynı eksende sahiplerinin borazanlığını yapmaya devam etmekte, Çantay merhumun ifadesi ile 600 liraya kalemlerini pazara çıkarmaya devam etmektedirler.
Bir çift lafımız da kendinin Kuvvacı gelenekten geldiğini sahada değil de sosyal medyada ilan edenlere olsun.
Acaba bu iddia sahipleri, Kuvvacı Hasan Basri Çantay’ın yukarıda kısaca izah ettiğim şanlı mücadelesinin ne tarafındalar?
Yunan beslemesi İrşad gazetesinin bugünkü çizgisinde olanlara ‘amasız, fakatsız, ya şunlara ne demeli, ya bunlara ne demeli’ demeksizin dümdüz edebilecekleri iki kelamları var mı?
Yoksa bu ‘Kuvvacı gelenekten gelme’ iddiası da ‘darbe olursa tankın üzerine ilk ben çıkarım’ söylemi gibi içi boş bir söylem mi?
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619895 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yusuf-alabarda/619895.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT