Tek parti rejimi laiklik sebebiyle ve ekonomik bahanelerle hacca gitmeyi engellemişti. Hâlbuki o devirde totaliter Sovyet Rusya’da bile Müslüman tebaa için böyle bir yasak yoktu.
Tek parti devrinde namaz kılmak ve Kur’ân okumak yasaklandı mı? Hayır ama, namaz kılmayanlar itibar gördü, namaz kılanlar, hele genç ve tahsilli ise şüpheli kişi görüldü. Bu, yasaktan daha tesirlidir. Kur’ân okumak ise yasaklanmadı, ama öğretmek yasaklandı. Harf inkılabı üzerine eski yazılı kitaplar imha edildiğinden, insanlar okuyacak elifba bile bulamaz oldu.
Hacca gitmek hakkında resmî bir yasaklama kararı bulunmadığı hâlde, bilhassa ekonomik sebepler ve laiklik gerekçe gösterilerek fiilen engellendi. (Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hac maddesi) Bu yasak sıkı pasaport kontrolleri ve vize tahditleriyle tatbik edildi. O devirde Sovyet Rusya bile Müslüman tebaası için böyle bir yasak tatbik etmiyordu. O günlerde Hicaz, sömürge idaresi altındaki Müslümanlarla dolup taşarken bağımsız(!) Türkiye’den bir tane bile hacı görülemezdi.
Arab'a para mı yedireceksiniz?
1930 tarihli Türk Parasını Koruma Kararnamesi gerekçe gösterilerek hacca gidenlere döviz tahsis edilmiyordu. 25. maddesi şahısların dövizli çek ve bonolarını ciro etmelerini maliye bakanlığı iznine tabi kılıyor, 27. maddesi ise şahıs ve müesseselerin banka hesaplarındaki Türk lirasını dövize çeviremeyeceklerini emrediyordu.
Güya reisicumhur, memleketin fakir ve borçlu olduğunu, Kur’ân-ı kerimin borçluyu hac vazifesiyle mükellef kılmadığını, kendi yağıyla kavrulma mecburiyetinde olan milletin hac ibadeti ile binlerce lirasının sarf edilmesinin birçok işin yapılmasını imkânsız kılacağını, hacca gitmenin ortadan kalkmasının geçim sıkıntısı içerisinde kıvranan millet için sevap dahi olacağını söylemişti. (Emrah Şimşir, Laiklik Teorileri Açısından 1938–1950 Dönemi Türkiye'sinde Laiklik Anlayışı, Antalya 2012, 73, 80.)
Bu telakki uzun yıllar itibarını sürdürmüştür. Ben çocukken bile hacca gidenlere, “Pis Araplara para mı yedireceksin?” derlerdi. Bunu diyenler Ankara’nın elit semtlerinde oturur ve her sene yurt dışına tatile giderdi. Bazıları daha da orijinal fikirler ileri sürer, Kâbe’yi Adana’ya getirmediği için Osmanlıları suçlayıp hayıflanırdı. Hava kuvvetleri komutanı olan dayımın yine komutan bir arkadaşı daha insaflı imiş ki, haccın ülkelere göre aylara bölünmesi lazım geldiğini söyler, Türkler için ocak ayını münasip görürdü!..
Yasak kaçağı doğurur
Bilhassa İkinci Cihan Harbi zamanında bu yasaklar daha da sertleşti. Artık laiklik yanında, örfî idare tedbirleri ve devletin yurt dışına çıkışları tahdit salahiyeti öne sürülmesine rağmen, bu yasağın kanuni çerçevesi belirsizdir.
Mamafih hac yasağı, gücü yetenlerin ve gözü kesenlerin önünü kesemedi. Bazı kişiler kaçak yollarla veya tüccar pasaportları vasıtasıyla hacca gidebildi. Hacca gitmek isteyenler, Avrupa’ya gidip, oradan gemi veya tayyare ile Hicaz’a geçerdi. Mesela 1923 İzmir İktisat Kongresi delegelerinden olan dayım iş adamı Mehmed Sadık Doğan, 1930’larda tayyare ile Atina’ya, oradan da gemiyle İskenderiye ve Cidde’ye geçerek haccını ifa etmiştir.
Maddi vaziyeti iyi olmayanlar Suriye vizesiyle hacca giderdi. Suriye vizesi alamazsa, kaçak olarak sınırı geçer, oradan binbir zahmetle hacca gider, yine aynı şekilde dönerdi. Bunu iş edinmiş kimseler, ücreti mukabilinde kaçak hacıları huduttan geçirirdi.
Komünizm gelir ha!
Gazeteci Kadri Kemal Kop’un 1947’de Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği bir dilekçe reis Hamdi Akseki tarafından üst yazı eklenerek Başbakanlığı havale edildi. Dilekçede şu ifadeler geçiyordu:
“Türkiye’den bin beş yüz kişi bu sene hacca gitti. Öteden beri muhafazakâr ve eski tabirle mütedeyyin bulunanları çok olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri halkından birçokları daha küçük yaşta iken, hacca gitmeyi kafalarında idealize ederler ve sonra da servetleri buna imkân verdiği gün bu maksatlarının husulüne çalışırlar. Bütün idare amirlerimiz de tasdik ederler ki, inkılabın başından beri bu hâlin önüne geçilememiştir. Daha geçen sene, eski Şer’iye Vekili Konyalı Hoca Vehbi bile bir yolunu bulup, hacca gidip geldi.
Halk şöyle düşünüyor; Rusları dinsizlikle itham ediyoruz, fakat Ruslar bile, hacca gidecek Müslümanları tayyareyle getirip tekrar memleketlerine götürmektedirler. Türkiye’den kaçak veya pasaportla Suriye, Hicaz ve Mısır’a gidenlerle bu memleketlerde birtakım şahıslar hemen temasa geçerek onlara türlü kolaylıklar temine çalışırken, komünistlerin de Suriye ve Güney’de geniş propaganda çalışmaları olduğu malumdur. Üstelik dış memleketlerde çeşitli propagandalarla zehirlenip gelenlerin hislerinde husule gelen değişiklik de dikkatle mütalaası gereken bir mevzudur.
Mademki hudutlarımızın içinde ve dışında bu hareketi kolaylaştıran elemanlar ve unsurlar vardır ve bunun önüne geçmeye de bugünkü şartlar dâhilinde imkân yoktur, şu hâlde hadiseyi CHP’nin lehine ve sevgisinin artırılmasına olarak halletmek kabil değil midir? Şüphe yoktur ki, zamanla ve nihayet bir müddet sonra belki bu temayüldeki insanlardan da eser kalmayacak, artık ne hacca gidecek ve ne de hacı ortada görülmeyecektir. Şu hâlde bundan nasıl istifade etmek kabil olabilir? Evvela bu vatandaşlara, bu hususta serbest bulunduklarını anlatmak ve sonra hacca gideceklere muayyen miktarda döviz vermek meselesi de bir mevzu olarak mütalaa edilmektedir.
Döviz işine gelince, her vakit dış memleketlere lüzumlu lüzumsuz birçok heyetler gidip gelmekte ve bu yüzden hükûmetin ve müesseselerin yüz binlerce, milyonlarca dövizleri harcanmaktadır. Bu hakikat ortada dururken, her yıl memlekette hacca giderek birkaç yüz vatandaştan bir miktar dövizi esirgemek, pek yerinde ve isabetli bir fikir olmasa gerektir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kendileriyle görüştüğüm bazı insanlar aynen şunları anlattılar: Hükûmet, bize bu hususta gereken kolaylığı ve müsaadeyi göstersin, biz hükümete 500-1000 lira verelim. Hâlbuki, mesela bin lira ile olacak bir işi biz kaçak yoldan bazen soyularak iki üç bin liraya yapıyoruz. Binaenaleyh CHP hesabına bu mevzunun tetkik edilerek partinin sevgi ve muvaffakiyetini, ki böyle bir şey olursa bütün şark vilayetleri halkının topunun birden sevgisini kazanırız. Eğer Demokrat Parti iktidar mevkiine gelirse, vatandaşların bu arzularını uygun bir şekilde halledebilecektir.”
Kemal Kop dilekçesinde bir yandan hac yasağının komünizm propagandasına yarayacağından beri taraftan da Demokrat Parti’nin önünü açacağından bahsederek kurnazca hükûmeti tahrik ediyordu.
Yasak kalkıyor
O sene neşredilen 28 Haziran 1947 tarihli Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkındaki 13 Sayılı Karara ilişkin tebliğde der ki: “Sağlık sebepleriyle yabancı memleketlere gidecek olanlara gidişlerinde, Amerika için 5000, İngiltere için 3000, İsviçre için 2500, diğer memleketler için 2000 liralık dövizle gidiş ve dönüş bilet bedelleri karşılığı verilir. Sağlık ve ticaret sebeplerinden gayri zaruri sebeplerle yabancı memleketlere gidecekler tarafından yapılan döviz talepleri doğrudan doğruya Maliye Bakanlığınca tetkik ve intaç olunur. Bu suretle seyahat edeceklerin dilekçelerinde seyahat sebeplerini açıklamaları ve icabında kendilerinden istenecek belgeleri tedarik ve ibraz etmeleri lazımdır.”
Bu muğlak karardan sonra ilk defa hacca gidecek olanlara döviz tahsisine göz yumuldu. Matbuatta yer alan haberlere nazaran ilk defa resmî yollarla 7000 kişi hacca gitti. Bunlar da binbir zahmetle karşılaştılar. Cidde konsolosu yüzlerine bakmadı, konsolosluk kapısında saatlerce bekletildiler. Dönüşte zemzem ve hurmalarına Türkiye sınırında el kondu, dökülüp yakıldı.
Üstelik bunlara 2000 lira verilmişti ki, masrafları karşılamaktan uzaktı. Üstelik dışarda bozdurulunca para üçte bir nispetinde değer kaybediyordu. Bu sebeple yanında orada satmak üzere kıymetli eşya götürmeye çalışan hacılar tevkif edildi.
Seyahat için toplanan hacıların, çoğunun yaşlı, hasta, sakat ve üstleri başları perişan olduğu hayretle görüldü. Senelerdir hac yasağından bezmiş millet, son bir gayretle bu amele teşebbüs etmişti.
Bu kaçamak icraat, rejimi devrilmekten kurtaramadı. Demokrat Parti iktidara gelince, hac serbest bırakıldı. 1953 tarih ve 531 sayılı “Hac Maksadıyla Suudi Arabistan’a Gidecek Olanların Seyahatlerine Müteallik Esaslar” başlıklı bir kararname çıkarıldı. 1952 senesinde Türkiye’den 11431 kişi hacca gitti. 1960 darbesinden sonra hacca gidiş menedildi ise de Şubat 1963 yılında yasak tamamen kaldırıldı. (Zeynep Özcan, Cumhuriyet Dönemi Dini Hayat, Doktora Tezi, Erzurum 2014, 153)
Memnuniyetsizler
Kemalist ilahiyatçı Neşet Çağatay, hacca izin verilmesini, imam hatip mekteplerinin açılması ve mekteplerde din dersi verilmesi gibi, demokrasiye geçildikten sonra halktan oy alabilmek için CHP’nin verdiği tavizler olarak değerlendirir. (Türkiye’de Gerici Eylemler)
Osman Nuri Çerman’ın 60 darbesinden sonra milletvekillerine de dağıttığı Dinde Reform kitabındaki kanun teklifinin bir maddesi şöyledir: “Türk vatandaşlarının hacca gitmesi yasaktır. Hac mevsimi dışında turist sıfatiyle Arabistan’a seyahat serbesttir.”
Sosyoloji profesörü Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu 1948’de kaleme aldığı gazete yazısında, bir çeyrek asırlık ömrü olan nesil, hacca ve hacılığa dair bir şey bilmezken birdenbire 1947 senesi matbuatındaki hacca gitmeyi serbest bırakan havadis karşısında afalladığını, cumhuriyet hükûmetinin buna nasıl müsaade ettiğine şaştığını, kambiyo dairesinin önü dairenin başka işlerini haftalarca geri bırakacak derecede döviz müsaadesi isteyenlerle dolup taştığını yazıyordu.
Nimetullah Öztürk Yeni Gazete’de 1948’deki yazısında hacca gidenlerin şapka hususunda menfi bir hisle döndüklerini söylerken, Nadir Nadi 1951’de Cumhuriyet’te hacılara döviz tahsisini laikliğe aykırı buluyordu. Nadir Nadi, Yekta Ragıp Önen, Hakkı Tarık Us gazete yazılarında hacca harcanan parayı israf olarak görüyordu.
Buna mukabil Ömer Tunca aynı sene Sebilürreşad’da dövize “Lüks ve fuzuli eşyalara her sene sarf edilen milyonlar çok gözükmüyor, bunlarda tasarruf düşünülmüyor da senede bir defa hacca gidenler çok görülüyor” diyordu. (Ertuğrul Dalmış, 1923-1960 Dönemlerinde Türkiye’den Hacca Gitmek, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Bahar 2025, S. 111, s. 267-308.)
Değişen güzergâhlar
Hacca gitmek serbest bırakılınca hükûmet hacılara pasaport ve seyahat hususunda kolaylıklar hasıl etti. 1953 tarihli kararnameyle hac seyahatleri tanzim edilerek, organizasyon Dahiliye Vekaleti koordinasyonunda icra edilmeye başlandı.
Diyanet İşleri Başkanlığı 1977’den itibaren hac organizasyonları tertiplemeye başladı. 1979’da bu hususta tek salahiyetli kılındı. Bu da nispeten emniyetli ve sistemli bir vaziyet hasıl etti.
Hacıların ekserisi otobüslerle Konya’ya uğrayıp, Şam ve Kudüs üzerinden Hicaz’a giderdi. 1967 Arap-İsrail Harbi’nden sonra Kudüs İsrail’in eline geçince, hac güzergahı değişti, Irak üzerinden gitmeye başladılar. İran-Irak harbi başlayınca otobüsle hacca gidiş yasaklandı. Vazifeliler ve kasap hüviyetiyle hacca gidenler otobüslerle gider, bu otobüsler orada ayrıca hacılarca kiralanırdı.
1990 senesinde Suudi Arabistan hükûmeti, ülkelere nüfusu nispetinde kota tatbik etmeye başladı. Müracaat fazla olan ülkelerde kura usulüyle hacca gidilir oldu. İkinci defa hacca gidenleri menederek, ilk defa gideceklerin hakkını yemeleri önlenmeye çalışıldıysa da mümkün olmadı.
Arabistan hükûmeti şu anda umre vizesiyle gelip de geri dönmeyerek haccı bekleyen kaçaklar hakkında şiddetli bir takibat yürütmektedir. İslam hükûmetinin maslahat sebebiyle böyle tanzimler yapmasına belki cevaz var ise de gerek Müslümanlar gerekse Arabistan hükûmeti akla, ilme ve dine uyarak hareket ederse, hac ibadeti kıyamete kadar herkes tarafından sağlıklı bir şekilde icra edilebilir.
Tarihte hac yasağı
Hacca gitmenin şartı akıllı, baliğ ve zengin olmak yanında yol emniyetidir. Tarih boyunca hac yolu eşkıyadan yahut sâri hastalıktan emin olmadığı için, zaman zaman Müslümanların külliyen yahut kısmen hacca gidilmediği zamanlar olmuştur. Emeviler zamanında İbn Zübeyr ayaklandığında, hacıları zorla kendisine biat ettirir diye, 685 senesinde hükûmet haccı yasakladı. (Şii meşrepli tarihçiler bunu tahrif ederek Emevileri küfre nispet için kullanır.)
Karmatiler diye bilinen aşırı Şia fırkasının fitnesi çıkınca 929’da Abbasi halifesi hacıları hac emîri riyasetinde hacca gönderdi. 934 senesinden itibaren beş sene Karmati eşkıyalığı sebebiyle Bağdad’dan Mekke’ye hacılar gidememiştir. Beş sene sonra zengin bir müslüman, Karmati reisi Ebu Tahir’e hacı başına beş altın haraç vermekle hacılara izin aldı. 994 senesinde bedeviler Irak hacılarını yoldan döndürdü. O sene Irak, Şam ve Yemen’den bir kişi hacca gidemedi, yalnız Mısır hacıları gidebildiler. (Bugün de Arabistan hükûmeti her hacıdan 444 riyal haraç almaktadır ki Osmanlılar Kudüs’e gelen Hristiyanlardan bile ayak bastı parası almazdı. Bu sebeple bazı âlimler haccın farz olmadığına kaildir. Tarih boyunca Müslümanlar hac hizmetinin icrası için vakıflar yapmıştır, hacılardan para toplamaya hacet bırakmamıştır.)
Sultan III. Selim devrinde Vehhabi eşkıyası Hicaz’ı basıp 7 sene kimseyi hacca bırakmadı. Sultan II. Mahmud’un emri ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın himmetiyle 1812’den itibaren Hicaz eşkıyadan temizlenince tekrar hac yolu açıldı.
1917’de hacca giden kafile harbin kızışması sebebiyle geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Hicaz ve Arap beldelerinin kaybından sonra müstemlekeciler yüzünden burada yaşanan kargaşa ve dâhilî muharebeler sebebiyle bir müddet kimse hacca gidemedi. Sık sık yaşanan kolera salgını da hacca gitmeyi engelledi. 1925’te Hicaz’da Suud rejimi kuruldu, Türkiye 1927’de kendisiyle anlaşma imzaladı. Anlaşma 1930’da meriyete girdi. İki ülke vatandaşları birbirine serbestçe gidip gelebilecekti. Ama hastalıklar, arkasından da ekonomi bahanesiyle hacılara müsaade çıkmadı. Hac mevsimi Hicaz’da bulunmak üzere tabib Şerefeddin Bey’e pasaport verilmesine müsaade edilmesi, haccın serbest olduğunu göstermez.
Hac yolunda Osmanlılar
Osmanlılar zamanında hac yolunun emniyeti ve hac seyahatinin düzenine ehemmiyet verilirdi. Bunun için bedeviler maaşa bağlanmıştı. Hükûmet emîrü’l-hac tayin ederdi. Bunlar hacı kafilelerinin sevk ve idaresinden mesul idi. Ayrıca hac güzergâhları üzerinde kervansaraylar, kaleler ve su kaynakları gibi altyapı tesisleri inşa edilerek hacıların konaklama ve ihtiyaçları karşılanırdı.
Hicaz’daki mukaddes mekânlara ve eşrafa hediyeleri, halka sadakaları taşıyan surre alayı İstanbul’dan yola çıkardı. Anadolu ve Rumeli hacıları her yerden bu alaya iltihak ederek emniyet ve rahat içinde hacca gidebilirdi. Büyük dedem Hacı Mehmed Ali Ağa, 1898 haccında Afyon’da surre alayına iltihak edip çok rahat bir hac seyahati yaptığını anlatırdı. Dedem ikinci defa 1912’de bu sefer trenle hacca gitmişti.
Evvelce 80 ila 100 bin kişi hacca gidebilirken, XIX. asırdan itibaren buharlı gemilerin kullanılması ve Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla beraber hac seyahati kolaylaştığından hacı sayısında artış oldu. Vapur İskenderiye’ye gider, oradan hacılar kafilelerle Cidde’ye geçerlerdi. Süveyş açılınca gemiler doğrudan Cidde’ye yanaşmaya başlamış yahut İskenderiye’de inen hacılar daha küçük teknelerle Cidde’ye geçmiştir.

