Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri zamânında Bağdat'ta bir tâun (veba) hastalığı yayılmıştı.
Çok üzülüyorlardı!
Gavs-ül âzama gelip;
“Efendim, bize bir yol gösterin, mahvolduk!” dediler.
Büyük velî, onlara;
“Bu illetin şifâsı, bizim medresemizin önündeki otlarda vardır” buyurdu.
Gerçekten şifâ oldu.
Ancak otlar tez bitti.
Tekrardan gelip;
“Efendim, otlar iyi geldi. Ama maalesef ahâlinin hepsine kâfi gelmedi, şimdi ne yapalım?" dediler
Buyurdu ki:
“Avlumuzdaki çeşme suyunu içenler de şifâya kavuşurlar.”
Gerçekten öyle oldu.
O sudan kim içtiyse, şifâ buldu tâundan.
● ● ●
O devirde Mısır'da bir kişi vardı.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini çok seviyor, nûrlu yüzünü görmeyi çok istiyordu.
Bir gün çıktı Mısır'dan.
Bağdat'a geldi.
Ama kendisine dediler ki:
“Gavs-ül âzam vefât etti...”
Adam çok üzüldü!
Âdeta içi yandı.
Bu hüzünle nûrlu kabrine vardı.
Ve edeple oturdu.
Gözlerini kapadı.
Mübârek rûhuna “Fâtiha” okuyordu ki, biri tuttu elini.
Hemen gözünü açtığında, bu velîyi gördü yanında.
Büyük velî o kimseyi talebeliğe kabûl etti.
Tez zamanda irşâd etti.
Ve icâzet verdi o kişiye.
Adam bir anda (mürşid-i kâmil) oldu.
Ve Allah'ın kullarını irşâda başladı.

