Eskiler bir evi mamur kılana duaların en ferahıyla tebşir eder, “Ocağın tütsün, meşalen sönmesin” derlerdi. Zira bir hanenin kadri, itibarı ve bereketi; ocağından arşa yükselen dumanın miktarı kadardı...
Bir zamanlar o ocakların harareti etrafında hane halkı saf saf dizilirdi. Akşam guruba erdiğinde her ayak aynı eşiğe basar, her seyrüsefer o külhanın başından geçerdi. Kimi kucağında bir tutam hüzmeyle çıkagelir, kimi destinde (elinde) bir kasa aş ile meclise dâhil olurdu. Çıranın ve kütüğün şevki süslü duvarlara aksettiğinde, çarkıfelek durur; bir pir-i fâninin ağzından dökülen kelam, gecenin derin sükûtuna karışırdı.
Ocak dediğin, yalnızca hararetin neşvünema bulduğu bir kuytu değil; hanenin bizzat kalbiydi.
Komşu, bir kapı aralığından o meclise kaydolur; gurbetten gelen garip, o ateşin gölgesinde sığınırdı. Sevinçler çoğalır, kederler bir tas çorbanın buharında zeval bulurdu.
Şimdi ise o ocakların ekserisi suskun…
Yalan oldu o meclisler, tarumar oldu hanümanlar. Önleri ıssız, yanları kimseden halas… Bir zamanlar mülkün ve ünsiyetin kaynadığı o kavisler, yıkılmış duvarların arasında birer baykuş durağı, birer hâmûşan gibi (suskun hâlde) duruyor. Anadolu’nun tenha bir harabesinde, yıkıntıların ortasında dimdik duran tefekkürlü bir ocak kalıntısı görürsünüz bazen. Harareti çoktan sönmüş; lâkin külleri altında koca bir mazi hâlen harlı…
İnsan bakınca ister istemez düşünüyor:
Kimler oturdu acaba bu ocağın başında?
Kimler ekmeğini böldü, kimler hangi türküye yoldaş oldu?
Hangi çocuk ilk masalını bu ateşin karşısında dinledi?
Hangi anne, evladının başını dizine koyup saçlarını okşadı?
Hangi baba, günün ağır yorgunluğunu bu hara bakarak unuttu?
Kaç bayram gördü bu ocak, kaç düğün, kaç ayrılık, kaç gözyaşı…
Sorsanız neler anlatacaklar neler…
Ama artık onlara soran yok. Ateş sönmüş, sesler kesilmiş, insanlar gitmiş; geriye yalnızca dilsiz taşlar kalmış.
Belki de yalnız kalan ocaklar değil, biziz. Eski zaman insanı bir cümbüşün değil, bir gönül yakınlığının peşindeydi. Kapılar kilit tutmaz, bir kelamın hatırı kırk yıl saygıyla taşınırdı. Şimdi ise yüksek binaların, kilitli kapıların ardında kendi kabuğumuza çekildik. Evlerimiz büyük, odalarımız bol; fakat o ocağın sıcaklığı, o bir tas çorbanın huzuru yok.
Zaten şu dünya da böyle bir ocak değil mi?
Bir müddet etrafında oturuyoruz. Kimi erken geliyor, kimi biraz sonra. Kimi ateşi besliyor, kimi kenarda sessizce bekliyor. Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık derken ömrün ateşi ağır ağır çekiliyor.
Ve bir gün, hepimiz bu ocağın başından kalkıp gidiyoruz.
Geriye ne kalıyor?
Ne biriktirdiğimiz mülk ne gurur duyduğumuz makamlar ne de kırgınlıklar… Hepsi geride kalıyor.
İnsanın yanında götürdüğü tek şey, bir gönülde bıraktığı iz oluyor. Birinin duasında yer bulabildiysek, bir insanın yarasına merhem olabildiysek, ne mutlu…
Ah ocaklar!
Siz sustunuz ama bize çok şey anlatıyorsunuz.
Keşke biz de sizi dinleyebilsek. Keşke şu kısacık ömürde birbirimizin kıymetini, ateşimiz sönüp ocaklar yıkılmadan önce bilebilsek.
Veli Bayramoğlu
Konuya duygusal açıdan bakmak doğru mudur?
“Feridun Ağabey, bir sosyal medya hesabında bir hanımefendinin paylaşımını dinledim, çok etkilendim. Bu zincir marketlerin bazılarında çalışan kasiyerlerin oturmaları yasakmış. Mesai saati boyunca hep ayakta görev yapıyorlarmış. Müşteri olmadığında da içeride rafları düzeltmek vb. işlerde çalışıyorlarmış. Hiç dinlenme imkânları olmuyormuş. Hatta bu sebeple yorgunluktan bayılanlar bile olmuş. Bu vesileyle sizler aracılığıyla bu paylaşımı yaparak yetkililere ulaşmak istiyorum. Gerçekten böyle bir çalışma zorunluluğu var mı?” diyen “Anne” rumuzlu okuyucumuz, bu konu bizim bilgimiz ve ilgimiz dışındadır. Şu kadarını söyleyebiliriz ki sözünü ettiğiniz firmalar uluslararası standartlarda kurumsal firma olup her birinin çalışanlarının insan kaynakları vardır. Kendi iç denetimleri mevcuttur. Müşteri memnuniyetine önem verdikleri kadar çalışan memnuniyetini de önemseyen kurumlardır. Saygılarımızla. F.A
Acaba denesem mi ne dersiniz?
Bazı okuyucularımız özellikle sosyal medyada dinledikleri, izledikleri tarif edildiği için not aldıkları bazı tavsiyeleri bize soruyor. İsim belirtmeden demek gerekirse “Benim şöyle bir rahatsızlığım var. Filan sitede şöyle bir tarif yapıyorlar. Acaba denesem mi? Siz ne dersiniz?” gibi sorular yöneltiyorlar. Bu vesileyle bu okuyucularımıza diyebiliriz ki, tıp otoritelerinin söylediği çok önemli sözlerdendir: “Hastalık yoktur, hasta vardır.” Yani herkes kendine özel ayrı bir dünyadır. Dolayısıyla tedavinin de bireysel olması gerekir, demektir. Bir kimseye iyi gelen her kimseye iyi gelecek anlamına gelmez. Bu gerçek bilgilerden sonra ne böyle tavsiyeler hakkında olumlu olumsuz yorum yapma bilgimiz var ne de kimseye yön gösterecek yetkimiz... Saygılarımızla... F.A.

