Kaydet
a- | +A

"Osmanlı Türklüğünde, "Ebed müddet devleti" yaşatmak o kadar önemlidir ki, devletin devamı için gerektiğinde, padişahın evlatlarına bile kıyılmasına törece, kanunca cevaz verilmiştir. Şu 700. yılın düşman ve hayin (yerli yabancı) bakışları ile bu kudsi fedakarlık töresine dahi vahşet gözüyle bakan bazı kara bakışlara anlatmak için bu yazıyı kaleme alıyorum:

Ana fikir olarak devletin karşısına rakip çıkarılması, iktidarın bölünmesi, tahtın parçalanması korkusu, bizzat padişahları bile sınırlamıştır. Neden?

Çünkü başka Türk devletlerinde ve bizzat Osmanlı''nın kuruluş, hatta yükseliş çağında, tahta sahip olmak için şehzadeler arası kardeş kavgaları görülmüştür. Yıldırım''ın oğulları arasındaki saltanat kavgası, esasen sarsıntı geçiren devleti hemen hemen yıkılma raddelerine getirmiş, ancak Çelebi Mehmed''in (Fatih''in dedesi) gücü, cerbezesi ile kardeş isyanlarını kanla bastırması sayesinde devlet kurtulabilmiştir.

Fatih''in meşhur "Kanunnamesinde", "Devletin selameti için kardeş ve evlat katline bile cevaz verilmesi" (Bu kanunun mevsukluğu henüz isbat edilmemiş olmakla beraber, eğer doğru ise) işte bu endişeden... Dedesinin kardeşleri ile yaptığı kanlı savaş mecburluğundan doğmuştur. İşin özü düşünüldüğü takdirde, bunun "zulüm ve vahşet" edebiyatı ile hiçbir ilişiği olamayacağı... Bilakis Osmanlı''da devlete verilen üstün ve ideal kıymet dolayısıyle, bunun insan şefkat ve tabiatını bile aşan bir fedakarlık olduğu kolayca anlaşılır.

"Fatih Kanunnamesi" eğer gerçekse, iş onunla dahi bitmemiştir. Çünkü bizzat Fatih''in kendi oğulları Cem-Bayezid arasında kardeş kavgası olmuştur. Bu dehşetli taht mücadelesi, o zaman çok güçlü olan nizamı dahi sarsmış, bilhassa Osmanlı Devletinin efsanevi itibarını, Malta Şövalyeleri, Papalık ve Frenk Kralı nezdinde kırmıştır.

Aynı taht kavgası Yavuz Sultan Selim''le babası Sultan Bayezıd-ı veli arasında da olmuştur.

Daha sonra Kanuni ile cesur şehzadesi Mustafa arasında bile çıkayazmıştır...

İşte bu acı tecrübelerden ve devletin bu kavgalarla geçirdiği tehlikelerden sonra şehzadelerin sarayda yetişmeleri ve saraydan çıkarılmamaları hatta mahpus gibi tutulmaları göreneği ortaya çıkmıştır.

Yavuz''un ve Kanuni''nin oğullarına kadar şehzadeler, saray dışında, uzak-yakın illerde "valilikler, kumandanlıklar" alırlar, son derece cesur, tecrübeli, güçlü devlet adamları ve serdarlar olarak yetişirlerdi. Sarayda kapatılıp kalmaları geleneği, Cem, Yavuz, Kanuni ve şehzade Mustafa gibi büyük ve cesur hükümdarlar padişahlar yetişmesi imkanlarını önledi. Eşsiz dünya imparatorluğu olan Osmanlının bu yüzden zamanla neler kaybettiğini hep üzüntülerle biliyoruz.

Fakat işin derinliğine gittiğimiz zaman da, bunun dahi derebeyliği kırmak, tahtı ve hanedanı kurtarmak, devleti ölümsüz ve güçlü kılmak töresinin bir icabı olduğu anlaşılıyor. Zaruri bir "tembelleştirme, gevşetme" davranışı dahi denilebilir buna.

Zaten yalnız padişahların değil, serdarların, sadrazamların ve bilhassa Şeyhülislam''ın kararları ve fetvaları ile "Ebed müddet" devlet için yapılan bir üstün feragat olduğu her insaf sahibince anlaşılır.

Şehzadelerin bazen katlediliş ve çok defa saraya kapatılışlarında devlete karşı asi ve mütegallibe "aristokrat türetmenin" açık gayretleri de görülmektedir. Çünkü padişah oğulları, padişah kardeşleri, başlarına buyruk kaldıkları zaman, elbette büyük nüfuz sağlayacaklar, âyanın, askerin, ulemanın, halkın akıllarını çelebilecekler, padişah ile saltanat kavgasına girebileceklerdi. Bunu yapmasalar bile, her biri bir derebeyi veya nüfuz sahibi olarak devleti zayıflatan "baskı unsurları" olabileceklerdi.

İş bununla kalmaz, padişah kızları ve kızkardeşleri (sultan hanımlar) da mutlaka, devletin en sadık, padişahın en yakın adamlarına verilirlerdi. Onların kocaları "damat" unvanı alarak, yüksek makamlarda bulunur, çoğunluk, vezir-i azam olurlardı. Çoğu zaten üst bürokrasiden gelirlerdi. Hanım sultanlar ve kocaları buna rağmen saray yakınında ve devletin denetimi altında bulunurlardı. Evlilerin doğacak çocukları da rütbesiz, unvansız, padişahla akrabalık iddia etmeyen bir terbiye ile yetiştirilmeleri adetti. Bu kadar tertibe rağmen yine de "damatlar" arasında sivrilmek, padişahın yetkilerini bölüşmek isteyenler görülmüştür. Böylelerinin sonu, ekseriye katledilmek olmuştur. Kanuni''nin damadı "Makbul İbrahim Paşa"nın sonunda "Maktûl İbrahim Paşa" olması gibi. Görülüyor ki padişahın "kan akrabaları sadece kardeşleri oğulları ve kızlarıdır. Padişahların "sıhri hısımları" ise başlangıçta sadece damatlarıdır.