Kaydet
a- | +A

Şu an bütün herşeyimden emekliyim, gece işkenceleri ve yalnızlıklar hariç. Dünyada bıraktığım hiçbir şeyim olmadan ırmağa karışan derecikler gibi kaybolup gideceğim. Gözlerimin güzelliğini, anılarımı anlatacak ne bir yakınım, ne de bu saçmalıkları dinleyecek bir kimsem olacak. Erişmek için çaba göstereceğim hiçbir şeyim yok artık. Kendimi tümden kaybedilmiş bir dünya ile henüz diğerine ulaşılamamış iki dünya arasında taşıyacağım, devamlı olarak, isteksiz ve yorgun. Adresimin nereye ait olduğunu bilmeden, hissetmeden. Sadece şunu bileceğim; yer kabuğunun üstünde olduğumu ve yüreğimin arkasında itici bir gücün görüntüsü olan, durmadan içimi hortumlayıp daraltan rüzgara karşı savaşmam gerektiğini ve bir de dünyanın çok yaşlı olduğunu...

Genç sevgilimin benden kaçışı gibi ben de uzaklaşmaya çalışacağım, oturduğum koltuktan, şu anda karşımda duran insan kalabalığı tablolardan, dokunduğum bardaktan. Kuruluk incitecek beni, bir kitap sayfasının sertliğine, bir pencerenin rüzgarda yuvasına çarpmasına dayanamayacağım.

Çocukluk ve gençlik dönemi anılar üretir hiç durmadan. Ve ihtiyarlıkta onları tüketerek yaşar insanlar. İç dünyamızın kararmışlığını, ancak anıların uzakta yanan hazin ve sisli ışığıyla

aydınlatmaya çalışır, bize bir anlık da olsa soluk aldırır. Arkasından yılan başı ve ejderha şeklinde olan yalnızlığımızla başbaşayızdır, yatağımızda, gökyüzüne baktığımız bir akşam vaktinde.

Ön caddede bir yaşlı ilerliyordu, yan apartmana doğru. Gece karanlık ve soğuktu, üstelik yağmur yağıyordu. Yoldan gelen arabaların far ışıkları ihtiyarın gözünü alıyor, ikide bir gözünü kapatıyordu zavallı. Perdeyi çekmek istedim, ancak bir türlü ihtiyardan kendimi alamadım.

Ne kadar yürüdüğünü hatırlamıyorum, bir ara rüzgar, yağmur hızlanırken çantasını yere bıraktı, biraz dinlendi. Ve köprüyü geçti, köprüye baktığında mahallenin sağ yakasını çoktan geride bırakmış olduğunu anladı. Su, bir hayli yükselmiş, iki rıhtım boyunca uzayıp giden taş duvarları aşmaya çalışıyordu. Kimsecikler yokken sislerin altından sessizce akıp gidiyordu ırmak. Gece birçok şeyi örtmüştü, saklamıştı. Hiçbirşey duyulmuyordu, sadece adım sesleri... Ayakları onu bir yerlere sürüklüyordu sanki.

Eski yapıların kararmış gölgesiz kaldırımların yalnızlığında yürürken yavaşça çukura doğru kaydı, irkildim birden.

Boğazın girişindeki lambalar yanıp yanıp sönüyordu. Korku, cinayet, esmer gözlerin kederleri, sokakların esrarı, mutluluk çığlıkları hepsi oradaydı.

Ve gövdemi yavaşça çukurdan kurtarmaya çalıştığımda, üzerime yağmur yağıyor, perdeyi aralayan hiçbir insan gözükmüyordu şehirde...

Enes Türkoğlu- BURSA