100 gün kadar evvel 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail, İran’a taarruz ettiklerinde ortada "Hürmüz Boğazı" diye bir ihtilaf yoktu. Saldırı yapılmadan evvel ve yapıldıktan sonra ABD Başkanı Trump şunu iddia ediyordu:
-İran’ın elinde 400 kg kadar işlenmiş uranyum bulunuyor. Atom bombası imâlatında kullanılan bu mâden, toprağa gömülü. Söz konusu uranyum, bulunduğu yerden çıkarılıp bize teslim edilecektir! İran’ın nükleer enerjiye mâlik olması, İsrail için tehlikedir. Bu ihtara uyulmaması savaş sebebidir!..
İran, istenene riayet etmeyerek "oturup konuşalım" dedi ve böyle söylemeye devam etti. Bunun üzerin ABD-İsrail ittifakı, önce muhtelif İran şehir ve askerî tesislerini vurdular. Trump, hem saldırıyor ve hem de çılgın tehditlerde bulunuyordu. Tehlike saydığı devlete diyordu ki: "Ya dediklerime uyarsın veya İran’ı haritadan silerim!!!" Tahran, buna rağmen teslim olmadı. Trump öyle kibirliydi ki İran’ı birkaç gün değil, birkaç saat içinde teslim alacaklarını ileri sürüyordu. Bu kendini beğenmişlikle ABD, hava unsurları, Tahran’da bir kız ilkokuluna saldırarak 180 kız çocuğunun canına kıydılar. İran dinî lideri Ali Hamaney öldürüldü. Ordu komutanı ve 50’ye yakın yüksek seviyede devlet ve hükûmet adamı ve askerî rütbe sahibi katledildi…
Pentagon, İran’ın teslim olmamasına hayret ediyordu.
Bu arada İran’da hükûmet, ağır bir kusur işledi!
Türkiye, araya girmişti. Tarafları, İstanbul’da buluşturacak ve yüksek ihtimalle ateşkes, barış tesis edilecekti. Ne var ki oldum olası bizi örtülü bir tavırla kendine rakip gören Tahran, son dakikada kararından cayarak Umman’ı ara bulucu olarak tercih etti. Böylesine büyük bir kapışma Umman’ı elbette aşardı. Nitekim başarılı olamadı. Savaş felaket hâline geldi.
Aslında Trump, bir Evanjelist olarak İsrail’in koruması gerektiğini öne sürerken niyeti, yalnızca bu değildi. Asıl maksadı, İran’ı felç ederek hem İsrail’i rahatlatmak ve hem de kazandığı zaferle kasım ayındaki ara seçimlere muzaffer bir edayla girerek oyları silip-süpürecekti.
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Tehditler savurup çocuklara kadar nice cana kıydıysa da düşmanı mağlup edemiyordu. İran, sarsılıyor olsa bile kayıpların yerini hemen doldurarak İsrail’e hiç yaşamadığı şekilde drone taarruzları yapıyor, Tel Aviv’de halk, sığınaklara kapanmak zorunda kalıyordu.
Gündemde edilen laflarsa, hâlâ, nükleer enerji, uranyum ve İsrail’in emniyetiydi. Bu zaman zarfında yapılan muhtelif süreli barış akidleri de işe yaramadı. Bütün barış anlaşmalarına rağmen İsrail tek bir saat bile anlaşmalara riayet etmedi. Ne Gazze için Mısır’da yapılan barış anlaşmasına uydu ve ne de İran’la yapılan ateşkeslere sadakat gösterdi. İsrail, yalnızca Filistin’in kıyı şehri Gazze’yi değil, kara şehri Batı Şeria’yı da çocuk, kadın cami, hastane, mesken… demeden vurarak zalim soykırımına devam ediyordu. Orada da kalmadı. “Arz-ı mev’ud” şovenizmiyle azgınlaşarak Beyrut şehrini de Gazze gibi enkaza çevirdi. Şimdi Lübnan ve Gazze’yi hem gasbediyor ve hem vuruyordu.
Bunlar olurken Tahran, ayıkarak elinin altındaki bir gerçeği fark etti. Petrol tankerleri, dünya limanlarına Hürmüz’den petrol taşıyorlardı. İran üst yönetim aklı, geç kalmış olsalar da bu silahı sahaya sürme basiretini gösterdi. Şunu diyorlardı:
-Hürmüz, bizim ve Umman’ındır. Hürmüz Boğazı’nı bundan böyle gemilerin seyr ü seferine kapatıyoruz. İznimiz olmadan geçen gemiyi vururuz. Hakikaten de vurdular. ABD’nin açmaya yönelik attığı adım ve açtığı ateş kâr etmedi. İran, esaslı bir silah yakalamıştı…
Hikâye, ilk bir ay hep uranyum üzerine iken Hürmüz’ün devreye girmesinden sonra iki-iki buçuk aydır ağırlıklı olarak Hürmüz konuşuldu. Diplomatik temaslar, tehditler, barış arayışları hep Hürmüz’e dairdi. Beyaz Saray’daki kaygıya göre kasım seçimleri, Trump için hüsran olacaktı. Artık uranyum bırakılmış ve bir mağlubiyetin önlenmesi yoluna girilmişti. Yeni bir Vietnam yaşansın istenmiyordu.
Süreç, inişli-çıkışlı, yer yer savaşçılık oyunu, yer yer mafya bıçkınlığı görünümünde zaman ve insan kaybıyla yaşanmaya devam ederken Sulh Akdini temin için devreye Pakistan girmişti. Türk Hükûmeti, hissi davranmayarak aklıselimi tercih etti ve Pakistan’a yardımcı oldu. Nitekim anlaşmaya varılması üzerine Tahran da İslâmâbâd da Ankara’ya teşekkür ettiler. Ankara, "ne hâliniz varsa görün!” demedi. Diyemezdi. Doğru olanı yaptı. Çünkü komşudaki yangın bütün bölgeyi sarıyordu.
Şimdi, sıra İsrail’i dize getirmekte.
Bunu, ancak Türkiye, yapabilir!
Sahada veya masada; Siyonist İsrail, adalet ve hakkaniyet önünde mutlaka dize gelmelidir.
Trump’ın kasım seçimleri hamlesini tarih, ucuz kahramanlık olarak yazar. ABD’li seçmen, öyle bir problem yokken Hürmüz diye bir kavga çıkarıp sonra başa dönerek onu zafer diye pazarlayan Trump’a zor oy verir.
İran’ınki zafer mi?
İran da "zafer!" diyor.
Bu yaşanmış manzaraya zafer demek zor!
İran’ınki zafer değil, iyi bir direniştir.
Şu var ki İran İnkılab Muhafızları, zaferi sahiplenebilirler. Çünkü; 12 Gün Savaşları ve devamındaki ABD/İsrail-İran çatışmaları, İran ordusuyla müttefik düşman ordusu arasında değil, Devrim Muhafızlarıyla karşı kuvvetler arasında cereyan etti. İran’da söz ve salahiyet, İnkılâb Muhafızları’nın başında olan komutanların eline geçmiştir. İran, dış barışı yakaladı ama bu şekildeki bir devlet yapılanmasında iç kavga her ân patlak verebilir.
Yeni anlaşma kalıcı olur mu? Yüksek ihtimalle! Trump böylece Netanyahu’nun başına sardığı bir dertten kurtulma fırsatını yakalamıştır. Lakin; İran, Lübnan’ı bir parçası olarak görmekte. Oraya yapılan saldırıları, ateşkesi, barışı ihlal sayacaktır. İran-Lübnan ilişkisi, uzun vâdede Türkiye’yi de alâkadar eder.
Barış şimdilik tamam…
Lakin o, 180 masum çocuk geri gelmeyecek. O çocukların ana-babaları, ağlamaya devam edecek!..
Cihan Devleti,
adaletsizlik değil,
adalet inşa eder.
Kuvvetin, hukuku tanımadığı yerde adalet olmaz!..

