Edison’un 1880’lerde sattığı ampulün ömrü 2.500 saatti, hâlbuki şimdikiler 1.000 saat civarında. Kaliforniya Livermore İtfaiyesinde el yapımı bir ampul var. Tam 125 yıldır ışık saçıyor. Lambayı takip eden web kameraları üç kere değişmiş o hâlâ yanıyor.
Mevsimi gelince yazlık ayakkabımı çıkarmış, giymiştim. Oh be, hafif, esnek, yumuşak. İkinci gün bir davete katıldım, sol tekin tabanı kum gibi dağılmasın mı salonda. Şükür ayağa değil yüze bakan dostlar arasındaydım mahcup olmadım, gazeteye geldiğimde altı kalmamıştı âdeta.
Hâlbuki benim pabuçlarım burunlarından aşınırlar. Yapmasam iyi ama gazoz kapaklarına konserve kutularına şut atmak gibi bir huyum var. Yıllarca lastik, kösele ve kauçuk giydim, böylesi ilk defa geldi başıma.
Meğer bu poliüretan ürünler yattığı yerde hidrolize olur dökülürmüş ummadığın anda.
Demek ki yıllarca dayanması istenmiyor. İki üç sezon kullan at, gel yenisini satayım sana.
Malum sınai inkılabı ile insan gücünün yerini makineler alır, imalat misli misli artar, mamuller ucuzlar, pazar doyar. İyi de depolar mal dolu. N’olcek şimdi bunlar?
Nitekim 1. Cihan Harbi’ni müteakip “büyük buhran” patlar. Alan, bi’ daha alsın, bi’ da alsın, ha bire alsın. Tüketimi nasıl kamçılarız acaba?
Ve Bernard London “Büyük Buhrana Planlı Eskitme ile Son” isimli çalışmasıyla reçeteyi sunar; “Öyle bir mal üretin ki bir süre sonra vasfını kaybetsin, arıza versin, modası geçsin, yenisini satamazsınız yoksa?”
125 YIL DİLE KOLAY
Efendim Kaliforniya Livermore İtfaiyesinde el yapımı bir ampul var, karbon flamanı ile tam 125 yıldır ışık saçıyor. Lambayı takip eden web kameraları üç kere değişmiş o hâlâ yanıyor, dayanıyor.
Taaa tungsten evveli imal edilen bir ampul bugüne kadar gelebiliyorsa şimdi feriştahı yapılır, garanti verilir sittinsene sonraya.
Edison’un 1880’lerde sattığı ampulün ömrü 2.500 saatti, hâlbuki şimdikiler bin saat civarında. Burada bi’ tezgah mı var acaba?
Şöyle; General Elektrik, Philips ve Osram gibi önde gelen firmalar buluşur (Phoebus Cartel -1924), ampul ömrünü sınırlama kararı alırlar. Bırakın çatlasın patlasın gidip yenisini alsınlar. Ezkaza mukavim ampul yapan firmayı sigaya çeker, tazminat alırlar.
Kirli anlaşma II. Cihan Harbi’ne kadar sürer, sonra birbirlerine girer dağılırlar. Şimdi ferdî olarak devam ediyorlar kusurlu mala.
Yaaa arkadaş bir devlet de “Yapmayın etmeyin” demiyor bunlara.
NE ANA KARTMIŞ YA?
Elektronik ve beyaz eşya yapan firmalar hilal-i ahmer değil. Sanmayın ki mutluluğunuz umurlarında. Siz potansiyel kazsınız, başka nasıl yolabilirler acaba?
Son yıllarda çıkan ev aletleri (kombi, fırın, buz dolabı vs.) takriben on yıl dayanıyor, sonra arıza çıkarıyor. Gidiyorsunuz “ana kart ya da beynin değişmesi lazım” diyorlar.
- Tamam değiştirelim o zaman.
Öyle bi’ fiyat çekiyorlar ki yenisini almak daha makul geliyor.
Rahmetli ninemin 60’lı yıllardan kalma yuvarlak hatlı kambur bir buzdolabı vardı, hiç arıza çıkarmadı. Yaşıyor olsa onu kullanacaktı hâlâ.
Buzdolabı dediğin atla deve değil, bir kompresör, bir kondansör, birkaç da sensör sonunda. Bilerek girift yapıyorlar ki arıza çıksın, düşesin ocağına.
Eskiden davul fırınlar vardı içinde basit bir rezistans, koparsa alır değiştirirsin kolayca. Güzel pişirir, yeter ki başından ayrılma.
Şimdi komut üzerine komut, yok saat beşte başla, 175 dereceye ayarla, tepsiyi 37 dakika 38 saniye pişir, işyerimi ara “yemek hazır” mesajı yolla.
Bu marifetler için sürüyle teferruat ekleniyor ve bir gün kafa karışıyor, işi bırakıyor.
Haydaaa! Sarıyorsun başa.
MAL TIRIK, PARA TRİNK
Bilirsiniz evvel zaman mobilyaları meşe, kayın, gürgen, maun, sedir, abanoz ve ceviz gibi seçme ağaçlardan yapılır. Ömürlüktür, eskitemezsin, miras kalır toruna.
Sonra talaş, yonga presleyip sunta basarlar, iki taşınırsın kapaklar oynar, çekmeceler laçka, vidalar yalama, düzen tutmaz bir daha.
Yıl 1940. Amerikalı DuPont, kömür katranından sentetik elyaf (nylon) yapar. Hayli güçlü ve ömürlüdür, düşünün bir kaç teliyle kamyon çeker, askerî çadırlarda, paraşütlerde kullanılırlar.
Ama bunlar Pierre DuPont’u heyecanlandırmaz tekstile girmeli daha zayıf elyaflarla kadınları yakalamalıdırlar. Nitekim polyester, terylen, orlon, viskon, dakronla kalmaz suni ipek, suni yün, suni kürk yapar, parayı bulurlar.
O gün Pittsburgh’a 13 bin naylon çorap yollamıştır, 40 bin kadın dayanmasın mı kapıya. İtiş, kakış, kargaşa, birbirini yolan yolana.
Bu şeffaf çoraplar ömürsüzdür oysa, kaçar, kopar ama çok tutar. Yayıldıkça etek boyları kısalır, bir neslin ayarı kaçar.
DuPont kan alacağı damarı bulmuştur, çamaşıra da el atar.
Modacılarla sık sık renk ve stil değiştirir tüketimi pompalar. “Aaa n’ayıp sen onu mu giyiyon hâlâ?”
İlk seri üretim otomobil “Ford Model T” dir. 1908-1927 arasında 15 milyon satar, pazar doyar. Menemen destisi gibi birbirine benzerler o sıra. Nylondan parayı bulan Pierre DuPont General Motors’u ele geçirir. Motor ve yürüyen aksam aynı kalsa da şekil şemal ile oynar. Çift renk boya, alımlı jantlar, nikelajlar, kanatlar, kuyruklar...
Hani “fırıldak yap, para kap” derler ya...
MEKANİK CANDIR
Her arabanın camları, aynaları, koltukları otomatik olmak zorunda değil, pencereyi makarayla indirmek, koltuğu manivela ile kaldırmak delikanlıyı bozmaz.
Eski arabaların motoru anlaşılır. Yolda mı kaldı? Kablolara ve benzin hortumuna bak, kopma, akıtma yoksa çalışır illa. Nadiren hava filtresi ve bujiler değişir, distribütör kapağı silinir, aküye de takviye çekersin zayıfladıysa.
Acelen varsa ilk karşılaştığın vatandaşlara “bilader” dersin, “Bi’ el atıversenize şuna”, takarsın ikiye, basarsın debriyaja, hızlanınca kaldır ayağını, harlayıp gürlemezse gel yanıma,
Tamam şimdiki arabalar daha teknolojik ama kapalı kutu, üstelik stop edince tekerlekleri kilitliyor, yapışıyor asfalta. Derdi serviste çözülüyor anca. Kart beyin yazılım dendi mi fatura kabarıyor. Mekaniğin gözünü seveyim dedirtiyor insana.
Kaç arkadaştan dinledim arabasından memnun ama para dürtüyor, yüz bin devirince aldığı bayiye gidiyor, “Şunu yenilesek mi acaba?”
O ara bir dost eğiliyor kulağına “Arabanı değiştirme abi” diyor “Altındakinin kıymetini bil, hiç bakma bunlara!”
Hatırlar mısınız yerli otomobiller uzun yıllar panjur, stop lambası ve çıtalarla oynadılar. Otobüslere havalı kapı ney taktılar, sürgülü camların yerine yekparesini koydular, tavana sütrak oturtup “son model” yaptılar. Motor aynı motor, şanzıman aynı şanzımandı oysa.
FARKI FİYATI
Eğer bir cihaz teknolojisi ile yeni ufuklar açıyorsa tamam ama sırf kabına kalıbına kılıfına bakıyorsanız yazık valla. Şaka değil her üç dakikada bir makyajlı model sürülüyor piyasaya. Bizde bu heves varken neler çakacaklar daha?
Apple, IOS 9.3 sürümlü yazılımı ile iPhone 4’leri yavaşlatır. IOS 7’nin batarya ömrü bilerek isteyerek (taammüden) azaltılır.
Batarya vidalı kapağın altında, açarsan garantin havaya!
“Peki sen değiştir” dersen ücret anasının nikâhına.
Diyelim özendin iWatch (akıllı kol saati) aldın, iPhone 4 ile kullanamazsın, iPhone 5’in olacak en aşşa.
Yeni, yeni, yine yeni. Çocuklarımız ödeyecek bunun diyetini... Kirlenen çevre, tükenen kaynaklar. “Bak yavrum bu çöl, göldü bi’ zamanlar!”
Bilgisayarlar ayrı vaka. Alıyorsunuz yeni sürüm programlar çıkıyor, eskiler bilhassa güncellenmiyor. Yeni program yüklüyorsun bu defa kompüter hafif kalıyor, biteviye almak zorundasın, sapasağlam cihazlar hurdaya.
Neticede her yıl milyonlarca ton elektronik hurda sarılıyor dünyanın başına. Ki bunlar netameli metaller, zehir saçıyor havaya, suya, toprağa.
ÇÜRÜK ÖVÜCÜLER
Reklamlar döner durur, cıngıl, görüntü, slogan bombardımanıyla zihnimize ipotek koyar.
Ancak alınca uyanırsın “Ben bunu n’apçam ya?”
Misal, tekaüt amcaya 50 cc’lik şehir motoru yeter ama kanına girer 1.000 cc’lik yol motoru satarlar. Sanki Nepal’e gidecek bu saatten sonra.
Bir ara Almanlar Taunus M (Meisterstück) serisini çıkarırlar. 17M, 20M, 23M, 26M hepsi de sıkı makine. Konforlu koltukları, ahşap direksiyonu ve şıkır şıkır geçen vitesiyle memnuniyet dorukta. V motoru ve yürüyen aksamı arıza yapmaz, servise uğramaz.
- Hımmm anlaşıldı. Bize bundan ekmek çıkmayacak, kaldırın banttan!
Bir ara ucuz saatler çıkar, afili kadranları ile göz alır, kolunuza yakışırlar, lakin yılı dolmadan teklemeye başlar. Tamire götürürsün “Abim bunlar tel maşa” der, “At gitsin değmez uğraştığımıza.”
- Tel maşa?
- Yani dandik, tırışka.
Ne dersiniz? Sakın itibarlı markalar olmasın arkalarında?
- Bak gördün, elinde patladı? Sen gel kıymetimizi anla!
ŞEYTANIN AKLINA...
Vance Packard, “Çöp Üretenler” adlı kitabında (1960) müteşebbislerin de, hükûmetlerin de planlı eskitmeden yana olduğunu yazar. Ekonomi böyle canlı kalır, istihdam böyle sağlanır zira. Planlı eskitmenin değişik yolları var. Akla ilk gelen “kalite eskitme”dir, yani tez yıpransın, tadı kaçsın. Bunun için malzemeden çalar, zayıflatırlar. Plastik ya da korozyona müsait metal kullanırlar. Al sana is, pis, pas, git yolda kal! İkincisi “teknolojik eskitme”dir.
GM, 1913 yılında otomobillere elektrikli marş motoru takar, vatandaş kuyu çıkrığı gibi kol çevirmekten kurtulur, evvelkileri zihninden siler atar. Nitekim kaydırmalı telefonlar da tuşluların pabucunu dama... Üçüncüsü “psikolojik eskitme”dir; cihazın ne kalitesi, ne de performansı azalmıştır ama demode görünür “vavv” dedirtmez, statü sağlamaz. Sanki vebalıdır, sahibi ondan kurtulmaya bakar. Bazı tekelci firmalar ise parça ve servis ücretlerini yüksek tutar. Müşteki müşteriyi oyalar, randevuları üç ay sonraya atar. Tamire gelenleri bezdirip yenisini almaya zorlar ki “ekonomik eskitme” diyorlar buna da. Hasılı kapitalizmin ağına düşer, “tüketim toplumu” oluruz sonunda.

