Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
ABD-İran mutabakatı ne anlama geliyor?
0:00 0:00
1x
a- | +A

Orta Doğu’nun kanla yazılan tarihi bize bir gerçeği defalarca, en acı şekliyle gösterdi; coğrafyada savaşlar bir gecede, tek bir kıvılcımla başlayabilir; ancak barışlar asla bir gecede, tek bir imzayla kurulamadı.

ABD ile İran arasında varılan ve tüm dünyada yankı uyandıran mutabakat, ilk bakışta yalnızca iki ezelî düşman arasındaki sıcak çatışmanın sona ermesi olarak görülebilir. Oysa meselenin özü çok daha derinlere dayanıyor. Çünkü burada sona eren yalnızca ateş susması değil; aynı zamanda küresel enerji piyasalarını, kırılgan bölgesel dengeleri ve uluslararası diplomasi mimarisini temelinden tehdit eden, dünyayı büyük bir ekonomik buhrana sürükleme potansiyeli taşıyan devasa bir kriz.

Küresel ekonominin şah damarı Hürmüz

Hürmüz Boğazı’nın yeniden güvenli ulaşıma açılmasıyla birlikte küresel petrol piyasalarının anında rahatlaması, varil fiyatlarındaki ateşin sönmesi kesinlikle tesadüf değil. Dünya petrol ticaretinin beşte birinin ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) sevkiyatının çok kritik bir bölümünün geçtiği bu dar su yolu, modern küresel ekonominin şah damarı...

Bu nedenle Hürmüz sularında yaşanan son gerilim, yalnızca Tahran ile Washington’ı değil; sanayi çarklarını döndürmek zorunda olan Asya devletlerinden enflasyon canavarıyla boğuşan Avrupa başkentlerine kadar bütün dünyayı rehin almakta. Dünya ekonomisi, tam da yıkıcı bir resesyonun eşiğindeyken bu mutabakatla âdeta ipten döndü...

Peki gerçekten kalıcı bir barış mı sağlandı, yoksa taraflar yalnızca yeni ve çok daha çetin bir müzakere süreci için silahları geçici olarak mı susturdu?

Zira kameralar önünde mutabakatın açıklanmış olması, maalesef masadaki devasa ve yapısal sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor; nitekim bu diplomatik vitrinin arkasında, İran’ın nükleer programının hâlâ saatli bir bomba gibi masada durduğu bir nükleer kriz, Tahran'ın belini büken yaptırımların hangi takvimle esnetileceğinin belirsizliğini koruduğu bir ekonomik kıskaç, Husiler, Hizbullah ve Irak'taki Şii milisler gibi vekil güçlerin asimetrik yapıları gereği her an tetiklenmeye hazır beklediği bir asimetrik savaş tehtidi, bu mutabakatı kendi güvenliğine varoluşsal bir tehdit olarak gören İsrail’in süreci sabote etme ve her an yeni bir provokasyonla masayı devirme potansiyeli ve en önemlisi de kırk yılı aşkın süredir iki başkent arasında biriken devasa bir güvensizlik duvarının oluşturduğu kronik şüphe tüm çıplaklığıyla varlığını sürdürüyor.

Masadaki asıl sinir harbi

Washington açısından bakıldığında, ABD yönetimi, iç siyasetteki baskıları ve yaklaşan küresel vizyonunu göz önüne alarak, İran’ın nükleer kapasitesini kalıcı olarak sınırlandıracak ve katı uluslararası denetime açacak yeni bir zapturapt çerçevesi arayışını hâlâ sürdürüyor. Tahran ise egemenlik haklarını kırmızı çizgisi olarak görüp, bu çizgilerden taviz vermeden sarsılan ekonomisine nefes aldıracak yaptırımların derhâl kaldırılmasını istiyor.

İşte asıl sinir harbi şimdi başlıyor.

Savaş meydanlarında elde edilemeyen sonuçların, müzakere masasında elde edilip edilemeyeceğini önümüzdeki haftaların ağır bilançosu gösterecek.

Bölgesel sahiplenme ve yeni diplomasi

Fakat bu öngörülemez sürecin en umut verici ve dikkat çekici yönü başka bir eşikte yatıyor. Uzun yıllardır Orta Doğu’da krizler ve haritalar çoğunlukla dış güçlerin ve okyanus ötesi aktörlerin müdahaleleriyle şekilleniyordu. Bu kez bölgesel aktörlerin inisiyatif aldığı, kendi krizini kendi çözmeye çalıştığı daha görünür bir diplomatik tablo ortaya çıktı.

Türkiye’nin kriz boyunca sergilediği dengeli, ilkeli ve stratejik tutum da mutabakatın ortaya çıkmasında belirleyici unsurlardan biri olmuştur. Ankara, bir yandan bölgesel gerilimin kontrolsüz biçimde yayılmasını önlemeye çalışırken diğer yandan taraflar arasında diplomasi kanallarının açık tutulması için yoğun çaba göstermiştir. Özellikle çatışmanın en kritik anlarında yapılan itidal çağrıları, provokasyonlara karşı gösterilen hassasiyet ve bölgesel istikrarı önceleyen yaklaşım, Türkiye’nin yalnızca gelişmeleri izleyen değil, yön veren bir aktör olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Pakistan’ın ara buluculuğu, Katar’ın kolaylaştırıcı rolü ve Türkiye’nin sağduyulu devlet refleksiyle yürüttüğü diplomatik çabalar, çatışmanın tüm bölgeyi içine çekebilecek bir savaşa dönüşmesini engellemiştir. Bu gelişme, Orta Doğu’nun kronik sorunlarının çözümünde dış müdahalelerden ziyade bölgesel sahiplenmenin, bölgesel sorumluluğun ve bölgesel diplomasi kapasitesinin belirleyici olabileceğini güçlü biçimde göstermiştir.

Barışı bekleyen en büyük tehlike: İsrail ve sabotaj riski

Bununla birlikte mutabakatın önündeki en büyük ve yıkıcı risk, anlaşmanın kendi metninden değil, bu barış kurgusundan açıkça rahatsız olan, sistem dışına itilen ve siyasi olarak tasfiye edilme korkusu yaşayan İsrail ve katil Netanyahu yönetiminden kaynaklanmakta.

Orta Doğu’da bugüne kadar imzalanan birçok ateşkes, tarafların barışa olan isteksizliğinden değil, harici provokasyonlar ve içeriden yapılan sabotajlar nedeniyle kan gölünde boğulmuştur. Siyasi bekasını, iktidarını ve kişisel kurtuluşunu bölgedeki bitmek bilmeyen bir savaş ortamına bağlayan, Trump’ın bu hamlesiyle âdeta siyasi fişi çekilen katil Netanyahu gibi radikal aktörler, masayı devirmek için her yolu deneyecektir.

Bu nedenle önümüzdeki günlerde Washington veya Tahran'dan yapılacak diplomatik açıklamalar kadar, İsrail’in sahada imza atacağı karanlık eylemler de hayati önem taşıyacaktır.

Lübnan sınırında katil İsrail tarafından patlatılacak şüpheli bir füze, Tahran sokaklarında Mossad eliyle işlenecek yeni ve karanlık bir suikast, Hürmüz'de yaşanacak bir gemi sabotajı veya kontrolsüz bir sınır ihlali, bugün binbir emekle kurulan bu hassas dengeyi bir saat içinde yeniden bozabilecek potansiyele sahiptir.

Tam da bu nedenle önümüzdeki süreçte en kritik ve üzerinde en çok titrenmesi gereken kavram barışmak değil, katil İsrail’in provokasyonlarına karşı barışı korumak ve yaşatmak olacaktır.

ABD ile İran arasında atılan bu adım, hiç şüphesiz tarih kitaplarına girecek kadar büyük bir öneme sahiptir. Fakat geleceğin tarihçilerinin yazacağı asıl şey, Washington ve Tahran'da atılan o imzaların kendisi değil; bu kırılgan mutabakatın bölgede kalıcı, adil ve kendi ayakları üzerinde duran bir istikrar düzenine dönüşüp dönüşemeyeceği olacaktır.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...