“Feridun Ağabey, bundan bir süre önce Eğirdir Huzurevi’nden Edirne Huzurevi'ne nakil istemiştim. Sizler de yaptığınız yayınla bana yardımcı olmuştunuz. Sayenizde değerli Huzurevi yetkilileri konuya duyarlılık göstererek naklimi gerçekleştirmişlerdi. Hepsine teşekkürlerimi arz ediyorum.
Ağabey, o zaman Edirne'ye nakil istememin sebebi ciğerlerimde ortaya çıkan bir rahatsızlıktı. Eşim kızım ve diğer akrabalarım da Edirne’de oturdukları için 'bu hastalığımı öğrenince hastalığımdan dolayı belki bana ilgi gösterir ve yardımcı olurlar' diye düşünmüş, umut etmiştim. Bu düşünceler içinde Edirne Huzurevi’ne geldim. Ama aradan kaç ay geçti, hastalığımı da belirtmeme rağmen ne oğlum ne kızım ne de diğer akrabalarım benimle irtibata geçti. Onlar aramayınca ben çeşitli vasıtalarla hâlimi bildiren haberler gönderdim. Fakat hiçbirinden olumlu veya olumsuz bir dönüş olmadı. Çok üzüldüm, çok yıkıldım. Hâlbuki buraya ne umutlarla gelmiştim. Bu sebeple moralim çok bozuldu. Oysa Eğirdir Huzurevinde rahatım iyiydi. Meğer ben kafamda kurduğum güzel bir hayal uğruna huzurumu bozmuşum.
Şimdi büyük bir pişmanlık içindeyim. Keşke huzurumu bozmasaydım. Tekrar Eğirdir Huzurevi’ne dönmek için ilgili yerlere müracaat ettim. Bilmem beni tekrar kabul ederler mi? Sizler bu samimi duygularımı ve üzüntülerimi duyursanız beni tekrar çağırırlar mı? İade işlemleri gerçekleşir mi? Bu konuda bana yardımcı olursanız sizlere minnettar kalır ömrüm oldukça dua ederim inşallah” diyen değerli okuyucumuz Ali Sarıtekin Beyefendi, normal şartlarda, ayrıldığınız yere tekrar dönme isteğiniz belki de kabul görmezdi ama şu samimi duygularınız ve gönül kırıklığınız sebebiyle isteğinizi Eğirdir Huzurevi yetkililerine iletiyoruz. Ailesi ve çoluk çocuğundan ilgi görmek isteyen ama yine de bir başına bırakılan bu beyefendiyi Eğirdir Huzurevi tekrar bağrına basma kadirşinaslığını gösterirse başta Ali Sarıtekin olmak üzere tüm okuyucularımız adına kendilerine yürekten teşekkür ederiz... F.A.
Türk-İslam medeniyeti bir vakıf medeniyetidir
Görünürdeki bir fırtınanın ardında bıraktığı sessizlik, bazen fırtınanın kendisinden daha sarsıcıdır. Bazen toplum olarak bir olayın kendisinden çok, o olayın zihnimizde bıraktığı esas soruyla baş başa kalırız: “Kime güveneceğiz?”
Bu soru yalnızca bugünün değil, insanın bir arada yaşamaya başladığı tarihin her döneminde en temel meselelerden biridir.
Bir insan elindeki imkânı paylaşırken parasını, zamanını ve emeğini ortaya koyar. Belki de en çok, güven duygusunu emanet eder. Bir gönüllü, bir topluluğa adım atarken iyiliğin birlikte büyütülebileceğine inanır. Bir ihtiyaç sahibi ise kendisine uzatılan elin arkasında samimi bir niyet arar. İşte dernekçilik dediğimiz müessese, tam da bu hassas dengelerin kesiştiği yerde doğar.
Her ortak faaliyet, kendi başına sivil toplum niteliği taşımaz. Kalabalık olmakla köklü bir kurum olmak arasında büyük fark vardır. Görünürlük, güvenilirliğin ölçüsü sayılmaz. Çok konuşulmak da kalıcı bir değer üretmeye yetmez. Tarihimize baktığımızda, bizde millet olarak dayanışma anlayışının köklerinin çok eskilere uzandığını görürüz.
Vakıflar… Esnafı meslek hayatının yanı sıra ahlak ve güven temelinde buluşturan Ahilik teşkilatı…
Mahalle kültürünün o sessiz ama güçlü yardımlaşma ağı… Bütün bunlar bize insanların ortak bir gaye etrafında bir araya gelmesinin bu topraklar için yabancı bir anlayış olmadığını gösterir. Hatta denilebilir ki Türk-İslam medeniyeti, aynı zamanda bir vakıf medeniyetidir. Bir çeşmenin suyundan bir yolcunun konaklamasına, bir öğrencinin eğitiminden bir hastanın ihtiyacının karşılanmasına kadar toplumun pek çok ihtiyacı, yüzyıllar boyunca vakıflar aracılığıyla karşılanmıştır. Vakıf, insanın elindeki imkânı kendisinden sonra da başkalarının faydasına sunabilme anlayışıdır.
İyilik yapmak isteyen insanın merhametli bir kalbe ihtiyacı olduğu kadar, ferasetli bir akla da ihtiyacı vardır.
Türk-İslam medeniyetinin vakıflarla, Ahilik teşkilatıyla, mahalle dayanışmasıyla ve gönüllülük anlayışıyla yüzyıllar boyunca taşıdığı bu ruh, bugün de farklı kurumlar aracılığıyla yaşamaya devam edebilir. Yeter ki merhametimizin yanında ferasetimizi de taşıyalım.
Selman Devecioğlu

