Sevgili Feridun Ağabey,
Yıllardır köşenizde halkın sesine kulak verdiğinizi, sesini duyuramayan vatandaşın derdine derman olmaya çalıştığınızı bildiğim için size bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum.
Son dönemde bölgemizde ve evlerimizde yaşadığımız en büyük sorunlardan biri, şebekeden kaynaklanan anlık voltaj dalgalanmaları ve ani yüksek gerilim sıçramalarıdır. Ne yazık ki bu elektrik düzensizliği benim de başımı yaktı. Şebekedeki dengesiz voltaj yüzünden evimde bulunan 40.000 TL değerindeki klimam bir anda kullanılamaz hâle geldi ve yandı.
Hizmet alırken ve her ay faturamızı son kuruşuna kadar öderken dağıtım şirketleri bizden hiçbir şart koşmuyor. Ancak ne zaman ki onların sunduğu kalitesiz ve dengesiz enerji yüzünden binlerce liralık cihazımız zarar görse, muhatap bulmak imkânsız hâle geliyor. Kendi kusurlarını örtmek için suçu hemen abonenin iç tesisatına atmaya, "koruma rölesi yoktu" diyerek sorumluluktan kaçmaya çalışıyorlar.
Geçtiğimiz günlerde yerel basında da dile getirildi. Gerçekten de abonelik tesis ederken "kesintisiz ve kaliteli enerji" sözü veren şirketler, zarar tazminine gelince faturayı vatandaşa kesmeyi alışkanlık hâline getirdi. Üstelik hakkımızı aramak için hakem heyetlerine veya mahkemelere başvurduğumuzda, bilirkişiler şebekenin enerjisini denetlemek yerine tüketiciyi suçlama kolaycılığına kaçıyor. Sonuçta hem 40 bin liralık cihazımızdan oluyoruz hem de hakkımızı ararken masraflarla baş başa kalıyoruz.
Sizden ricam; köşenizde bu voltaj dalgalanması belasını ve benim gibi mağdur edilen vatandaşların sesini dile getirmenizdir. Dağıtım şirketlerinin "ben elektriği veririm, gerisine karışmam" anlayışına ve tüketicinin tek başına bırakılmasına karşı bu konuyu köşenizde işlemenizi hassasiyetle rica ediyorum.
Selam ve saygılarımla...
Ahmet Kızılbulut
Çocuk ve şehir isimlerinin millî kimlik için önemi
“Bir şehrin tabelasındaki veya bir çocuğun kimliğindeki isim, haritadaki bir yön tarifinden ya da nüfus kâğıdındaki sıradan bir kelimeden ibaret değildir. Yer adları toprağa vurulan mühür, insan adları ise geleceğe devredilen mirastır. Bir coğrafyayı kendi dilinle dokumak hâkimiyeti tesciller; evladına kendi kökünden bir ad vermek ise neslin harcını millî şuurla karmaktır.
Tarih boyunca Türkler, adım attıkları her coğrafyayı fetih ve iskânla Türkçeleştirirken bir kimlik dayatmayı değil, o toprağı Türk kültür dünyasıyla harmanlamayı hedefledi. Günümüzde de zamanla yabancılaşan isimler millî hafızaya kazandırıldı; Keşiş Dağı "Uludağ", Ayastefanos "Yeşilköy" oldu. Bugün Aydın, Bayındır, Söğüt gibi öz Türkçenin mühürleri yanında hâlâ yabancı kökenli isimlerin varlığı, tamamlanmayı bekleyen bir ödevdir.
Aynı yabancılaşma ne yazık ki bugün evlatlarımıza koyduğumuz isimlerde de uç vermektedir. Modernleşmeyi özden uzaklaşmak sanan bir anlayış, köklü Türk ve Müslüman isimleri dururken anlamsız ama sükseli kelimelere sığınmayı orijinallik zannetmektedir. Seksenli yıllarda kimi yabancı isimlerle başlayıp salon bitkisi adlarına kadar uzanan bu eğilim, toplumsal hafızada görünmez gedikler açmaktadır. Oysa dili bizimle aynı olan her isim -ister bir şehir tabelasında ister bir çocuğun nüfus cüzdanında yazsın- ait olma duygusunu pekiştirir, toplumsal öz güveni şahlandırır.
Şehir adlarını Türkçeleştirmek ve evlatlarımıza öz değerlerimizi fısıldamak basit bir isim değişikliği değil; stratejik bir kültür politikası, diri bir tarih bilincidir. Bırakalım ansiklopediler biraz değişsin, yabancılar biraz bocalasın; bundan zarar gelmez. Kökleriyle barışık ve benliğine sahip çıkan bir millet olmanın yolu, yaşadığı coğrafyayı da yeşerttiği fidanı da kendi dili ve tarihiyle anlamlandırmasından geçer.
Uğur Utkan
Dermanı olmayan derdim kocamayan gönül
“Gençlik insana ihtiyarlıkta lazımmış” diye duymuştum bir yerden. Gençken her şeye gücü yeten, yorulmayan bitmeyen usanmayan bir enerji ile hayat ne kadar kolaydı... Dur deseler yerimizde duramazdık... İçimiz dışımız enerji doluydu... Derken akşam olup güneşin battığını battıktan sonra anladığımız gibi ihtiyarladığımızı da enerjimiz kalmadığında anladık. Şöyle birkaç adım attıktan sonra dinlenme ihtiyacı gelmeye başladığında, oturacak bir yer görünce oraya gözümüz düşmeye başladığında anladık. Ne edersin ki gönül kocamıyor deniyordu, gerçekten de kocamıyormuş... Lakin her daim genç yaşayan gönle yaşlanan beden nasıl ayak uydursun ki? “Haydi gidelim” dediğinde “gözüm kesmiyor” diyor... “Haydi yiyelim” dediğinde beden tıkanıyor, şekeri çıkıyor, tansiyon yükseliyor. Diz büküp oturamıyorsun dizler bükülmüyor... Velhasıl bu ihtiyar beden bu kocamayan gönlün elinde rüsva oluyor. Aklıma durup durup o mısralar geliyor:
“.... Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin.
Bir çare yok mu buna, yâ Rabbe’l-alemin?”
Yahya Kemal söylemiş bunu. Denildiğine göre ömrünün çoğunu otelde kalarak yaşamış. Nihayet 1958 yılının kasım ayının birinci gününde sabah saatlerinde vefat etmiş. Bir rivayete göre dostlarına yazdığı bu mısraı yastığının altında bulmuşlar. O önemli değil önemli olan hazin köhnemenin çaresini onun da bulamamış olması... Genç olup da gençliğinin kıymetini bilenlere selam olsun. İnsan yaşlandığında var ya, bir varsa birisini üç varsa ikisini unutuyor...
Mahir Satoğlu-Ankara

