Bir devletin gücünü ne belirler?.. Ordusu mu? Ekonomisi mi?.. Sınırlarının genişliği mi?..
Elbette bunların hepsi önemli. Ama bana sorarsanız, bir devletin asıl gücü biraz da vatandaşının o devlete ve onun adaletine duyduğu güvende saklı.
Çünkü devlet dediğimiz şey sadece kanun koyan, vergi toplayan, sınır koruyan bir yapı değil. Bizim devlet anlayışımızda devletin bir anlamı daha var. Nizam var, adalet var, emanet duygusu var.
Belki de bu yüzden bizim siyasi ve düşünce tarihimizde “mülkün temeli adalettir” sözü bu kadar güçlü bir karşılık bulmuş.
Nizamülmülk’ten İbn Haldun’a kadar uzanan büyük bir düşünce çizgisinde devletin devamlılığı ile adalet arasında hep bir bağ kurulmuş. Devlet güçlü olacak ama o gücün bir ölçüsü de adalet olacak.
Bugün Türkiye’nin hukuk düzenini konuşurken benim aklıma biraz da bu geliyor.
Çünkü artık sadece “hangi kanunun hangi maddesini değiştirelim?” sorusunu konuşmanın yetmediği bir yerdeyiz.
Daha büyük bir soru var: Türkiye, ikinci yüzyılını nasıl bir hukuk anlayışıyla taşıyacak?
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın infaz hukukuna ilişkin “yamalı bohça” ifadesini de bu yüzden önemsiyorum.
Yıldız’ın söylediklerine baktığınızda konu yalnızca infaz kanunundan ibaret değil. Siyasi Partiler Kanunu’nun, Seçim Kanunu’nun ve Anayasa’nın da birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Aslında burada çok basit ama önemli bir şey söylüyor: Zaman içerisinde farklı ihtiyaçlarla yapılan düzenlemeler, bir süre sonra bütüne bakmayı gerektirebilir.
Bu, “Her şeyi değiştirelim” demek değil. Tam tersine, neyin işe yaradığını, neyin artık ihtiyaca cevap veremediğini dürüstçe konuşabilmek demek.
Hukukta benim en önemsediğim meselelerden biri de bu: Öngörülebilirlik.
İnsan, yaptığı bir şeyin hukuken nereye varacağını bilmeli.
Devlet de kendi koyduğu kuralların arkasında durabilmeli.
Bunu özellikle ceza ve infaz hukukunda daha fazla önemsiyorum. Çünkü burada devletin insan hayatına ve özgürlüğüne dokunan en ağır yetkilerinden biri söz konusu.
Ceza dediğimiz şey yalnızca “suç işledin, karşılığını gör” meselesi değil.
İşin içinde mağdur var. Mağdurun ailesi var. Toplumun güvenliği var. Hükümlü var. Onun ailesi var...
Bir insanın yaptığı suçun karşılığı olacak, elbette. Ama o insanı sonsuza kadar yalnızca işlediği suçtan ibaret görmek de adaletin bütününü anlatmıyor.
İşte zor tarafı burada.
Devlet merhamet gösterecek diye suçun karşılığını ortadan kaldıramaz. Ama adalet de merhameti tamamen dışarıda bıraktığında insanı görmez hâle gelebilir.
Bizim medeniyetimizin bana hep kıymetli gelen taraflarından biri de burada.
Adalet ile merhameti birbirine düşman kavramlar gibi görmemek.
Dante’nin 'İlahi Komedya’sında "cehennem"in kapısında yazan o meşhur söz var: “Her türlü ümidi geride bırakın.”
Edebiyat açısından çok güçlü bir ifade.
Ama buradan bütün Batı hukukunu tarif etmek de doğru olmaz. Avrupa’nın hukuk anlayışı da yüzyıllar içinde değişti, gelişti, tartışıldı.
Benim asıl merak ettiğim başka bir şey.
Biz kendi tarihimizden, kendi medeniyet hafızamızdan bugün ne çıkarabiliriz?
Geçmişi olduğu gibi bugüne taşımaktan söz etmiyorum.
Geçmişi kutsamaktan da.
Ama kendi birikimimize bakıp, “Buradan bugünün insanı için ne söyleyebiliriz?” diye sormaktan söz ediyorum.
Çünkü bir medeniyet sadece geçmişte ürettikleriyle yaşamaz. Yeni zamanın sorularına yeni cevaplar verebildiği zaman da yaşar.
Adalet, merhamet, haysiyet, vakar… Bunlar benim için sadece güzel kelimeler değil.
Devletin insanla kurduğu ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair çok şey söylüyorlar.
O yüzden hukuk tartışmasını yalnızca kanun kitaplarının arasında bırakmak istemiyorum.
Çünkü bir yerde anayasa konuşuyoruz. Başka yerde seçim hukukunu. Bir başka yerde siyasi partiler hukukunu. Şimdi de infaz hukukunu konuşuyoruz.
Bunların hepsi ayrı alanlar gibi görünüyor. Ama aslında aynı sorunun farklı tarafları değil mi?
Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki nasıl kurulacak?.. Millet iradesi siyasete nasıl yansıyacak?.. Siyasi hayat hangi kurallarla işleyecek?.. Devlet suç karşısında nasıl davranacak?.. Vatandaş kendisini ne kadar güvende hissedecek?.. Bütün bunların sonunda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Güven...
MHP Hukuk ve Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Feti Yıldız’ın “yamalı bohça” sözünü ben biraz da bu açıdan okuyorum.
Sadece yeni bir kanun yapma çağrısı olarak değil, zaman içinde oluşmuş hukuk düzenine bir bütün olarak yeniden bakma çağrısı olarak.
Bence burada önemli olan bir başka şey daha var.
Hukuk tartışmasını günlük siyasi tartışmaların içine sıkıştırmamak.
Çünkü hukuk bugün birinin lehine, yarın bir başkasının aleyhine çalışacak bir düzenek olarak görülürse, kimse uzun vadede kendisini güvende hissedemez.
Hukukun kıymeti biraz da burada.
Kimin iktidarda olduğundan bağımsız olarak insanın hakkını bilmesi… Devletin de kendi gücünü hangi sınırlar ve hangi ilkeler içinde kullanacağını bilmesi…
Bana göre sağlam hukuk düzeninin temelinde bu karşılıklı güven var.
Türkiye’nin önünde şimdi önemli başlıklar bulunuyor.
Yeni anayasa tartışması… Seçim ve siyasi partiler hukukunun yeniden ele alınması… İnfaz sisteminin bütünlüklü biçimde değerlendirilmesi…
Bunların her biri elbette kendi içinde konuşulabilir. Ama ben hepsinin üzerinde daha büyük bir başlık olduğunu düşünüyorum: Nasıl bir devlet-vatandaş ilişkisi istiyoruz?
Ben burada kendi devlet geleneğimizden kopmadan ama bugünün dünyasını da görerek düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
İnsan haysiyetini koruyalım... Toplumun güvenliğini ihmal etmeyelim... Mağdurun hakkını unutmayalım... Suçun karşılığını anlamsızlaştırmayalım. Ama insanın değişebileceği, yeniden hayata tutunabileceği ihtimalini de bütünüyle yok saymayalım.
Bana göre adaletin zor tarafı tam da burada başlıyor.
Her şeyi siyah ve beyaz görmek kolay. Asıl zor olan, devletin ciddiyetini kaybetmeden insanı da unutmamak.
Belki hukuk dediğimiz şeyin asıl sınavı da budur.
Devlet güçlü olacak. Ama vatandaş o gücün karşısında kendisini sahipsiz hissetmeyecek.
Devlet otoritesini koruyacak. Ama adalet duygusunu da kaybetmeyecek. İşte hukuk dediğimiz şey biraz da bu dengeyi kurabilme meselesi.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı bence yeni bir “yama” yapmaktan biraz daha büyük. Ama bu, elimizdeki her şeyi değersiz görmek anlamına da gelmiyor.
Çalışan tarafı koruyacağız... Eksik kalan tarafı düzelteceğiz... Zamanın değiştirdiği şartlara bakacağız. Ve bütün yapıyı yeniden düşünmekten korkmayacağız.
Çünkü devlet geleneği biraz da kendisini yenileyebilme kabiliyetidir.
Sonunda elimizde sadece daha çok kanun bulunan bir Türkiye değil, vatandaşın hukuk karşısında kendisini güvende hissettiği bir Türkiye olması önemli.
Çünkü kanunlar bugünü düzenliyor. Hukuk ise yarının devletini inşa ediyor. Ve belki de gelecek kuşaklara bırakabileceğimiz en kıymetli miras, üzerinde yüzlerce değişiklik bulunan bir hukuk metni değil; vatandaşın baktığında hakkını, devletin baktığında sorumluluğunu gördüğü sağlam bir hukuk düzenidir...

