Mansur Yavaş’ın son günlerdeki açıklamalarını dinlerken aklıma takılan şey, CHP’den ayrılıp ayrılmayacağı ya da YENİ Parti’ye geçip geçmeyeceği olmadı.
Asıl takıldığım nokta şu oldu:
Mansur Yavaş neden hâlâ herkesin siyasi hesabında var ama kendi siyasi hesabını bir türlü netleştirmiyor?
Türk siyasetinde bazen bir cümle, söylendiği anda haber olmaktan çıkıp bir aktörün siyasi kapasitesini, cesaretini ve arkasındaki stratejik sığlığı ifşa eden âdeta bir vesikaya dönüşür.
Hele aynı cümle, aynı gün içinde iki farklı figür tarafından kuruluyorsa, kelimelerin sözlük anlamına değil, arkasındaki hesaba bakmak gerekir.
Son günlerde Mansur Yavaş ile Özgür Özel arasındaki cümle ortaklığı sanırım tam olarak bu.
Mansur Yavaş, CHP’den ayrılacağı iddiaları sıklaşınca yine bildik sığınağına çekildi: “Şu anda konuşacak hiçbir şey yok. Yakın zamanda toplanacağız, hep beraber görüşeceğiz.” Ve ekledi: “Ayrılıkta azap vardır, birlikte rahmet.”
Ertesi gün Özgür Özel bu sözü alıp net bir siyasi çağrıya dönüştürdü: “Artık bütün demokratların birleşme vakti gelmiştir. Ayrılıkta azap, birliktelikte rahmet vardır.”
İlk bakışta bir nezaket ya da ittifak temennisi gibi görünen bu tablo, aslında Türk siyasetindeki büyük bir illüzyonu açık ediyor.
Çünkü aynı cümleyi kurmak, aynı iddiaya sahip olmak değildir.
Özgür Özel’in cümlesinde bir istikamet ve alan parselleme gayreti var.
Mansur Yavaş’ın cümlesinde ise koca bir müphemlik, stratejik bir kaçış ve ideolojik bir sığınma refleksi...
Yavaş “birlik” diyor ama hangi fikrin, hangi devlet anlayışının, hangi omurganın etrafında birleşileceğini asla söylemiyor.
Söyleyemez de...
Bir siyasal algı kurgusu!
Çünkü Mansur Yavaş siyasetinin temeli; hiçbir hayati meselede net bir pozisyon almamak, her kapıyı aralık tutmak ve toplumun farklı kesimlerinin kendi arzularını üzerine yansıttığı boş bir tuval olarak kalabilmektir.
Bugün Yavaş’a biçilen rol ile onun gerçek siyasi bagajı ve vizyonu arasında fersah fersah mesafe var.
Beypazarı ölçeğindeki bir idarecilik anlayışından Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin rutin hizmetlerine uzanan bir çizgiyi, sanki bir devlet adamlığı efsanesiymiş gibi ambalajlamak tam bir siyasal algı kurgusudur.
Sorulması gereken asıl soru şu: Mansur Yavaş’ın bu ülkeye vadettiği büyük siyasi fikir nedir?
Türkiye’nin terörle mücadelesinde, dış politikasında, savunma sanayiinde, enerji güvenliğinde ya da devletin bekasını ilgilendiren hayati yol ayrımlarında Yavaş’ın cümlesi olmuş mudur?
Hayır olmamıştır.
Çünkü o, çatışmasızlığı vakar, sessizliği ise devlet adamlığı olarak pazarlamanın konforuna alıştırıldı.
Oysa devlet adamlığı; edilgen bir popülariteyle her tarafa göz kırpmak, bütün kapıları açık bırakarak gün geçirmek değildir.
Devlet adamlığı; kriz anında gövdesini taşın altına koymak, gerektiğinde bedel ödemek ve alkış almayacağını bilse bile doğrunun ve devletin yanında saf tutabilmektir.
Rüzgâra göre yelken açmak siyasal taktiğe girebilir ama asla bir devlet aklı göstergesi olamaz.
İsim ile hakikat aynı şey değildir. Bir kavrama sığınmak, onun hakikatini taşımaya yetmez. Birlik demek kolay ama asıl mesele, o birliğin hangi millî şuur ve hangi hedefler etrafında kurulacağıdır.
"Toplumun tamamını kucaklamak" belki kulağa hoş gelen bir seçim sloganı olabilir ancak ülke yönetmek, kimseyi kızdırmama sanatı değildir.
Siyasetteki şahsiyet anlayışında; mevkinin büyüklüğü değil, o mevkiyi dolduracak insanın öz ağırlığı esastır.
İsim olmakla eser sahibi olmak, sevilmekle devlet yönetebilmek arasındaki fark tam da burada yatar.
Bugün Yavaş’ın etrafında köpürtülen siyasi cazibe, kendisinin ürettiği bir projeden değil; muhalefetin çaresizlikten onun üzerine yüklediği hayalî beklentilerden beslenmektedir.
Bir siyasetçinin seçilme ihtimali üzerinden alan açmak başka bir şey, o ülkeyi yönetme ehliyetine ve iradesine sahip olduğunu kanıtlamak ise bambaşka bir şeydir.
Suskunluk fikir değildir!
Cumhurbaşkanlığı makamı bir idare-i maslahat makamı değildir net bir dünya görüşü, çelik gibi bir irade ve net bir Türkiye tasavvuru gerektirir.
Yavaş’ın son dönemdeki hamleleri de bu açıdan son derece hesaplı ama bir o kadar da ilkesizdir.
CHP’ye teslim olmuyor ama bağını koparmıyor.
YENİ Parti üzerinden bir alan açılmasına sessiz kalıyor ama risk almıyor.
Cumhurbaşkanı ile görüşmesini bile sadece “belediye yatırımları” parantezine sıkıştırarak siyasi risklerden kaçınıyor.
Bu duruşa devlet adamlığı demek, devlet kavramının içini boşaltmaktır.
Devlet adamı; gerektiğinde hangi kapıyı kapatacağını, kiminle yan yana durmayacağını açıkça ilan eden kişidir.
Suskunluk fikir değildir, risk almamak olgunluk değildir.
Artık “Mansur Yavaş hangi partiye geçecek?” türünden magazinel siyaset sorularını bir kenara bırakmak zorundayız.
Hiçbir konuda net bir fikri olmayan, ideolojik omurgasını flulaştırmış ve sırf popülaritesini korumak adına her konudan kaçan bir figür, bu ülkeye nasıl bir istikamet çizebilir?
Mansur Yavaş’ın asıl imtihanı, üzerine giydirilen bu eğreti rolü taşımak değil; bir fikri, bir iddiası ve bir duruşu olup olmadığını kanıtlamak olacaktır.
Türkiye’nin, içinde bulunduğu bu kaypak dengeler üzerinden rüzgâr bekleyenlere değil; ne söylediğini, nerede durduğunu ve ülkeyi nereye götüreceğini açıkça ortaya koyan millî bir iradeye ihtiyacı var.

