Küresel rekabetin dinamiklerini analiz etmeden bölgesel savaşları anlamak mümkün değil; zira önümüzdeki rotayı doğru okuyabilmemiz için asıl mücadele hattını görmemiz gerekiyor.
Bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen bölgesel dizaynlar İngiltere’nin şemsiyesi altında gerçekleşti. Paranın kontrolünü elinde tutan Londra için siyasi kurgular, paranın seyrine yardımcı olduğu takdirde geçerliydi.
Orta Doğu yeniden şekillendi.
Peki ama nasıl?
Osmanlıyı çöktürerek.
Ve belki de en önemlisi, bir millet olarak bize kendi kurduğumuz medeniyeti kötülettiler! Kendimizi küçük görme, inşa ettiğimiz medeniyeti küçümseme psikolojisini zihin dünyamıza yüklediler.
Nasıl mı?
Eğitim sistemlerimizin inşa süreciyle işe başladılar.
Malum, zihin dünyası işgal edilmiş hiçbir medeniyet sonradan ayağa kalkamıyor. Ancak ezberler bozulduğunda, yeniden kimlik ve aidiyet duyguları, yeniden o kadim kodlar devreye girdiğinde, insanın ve toplumun kendini idrak etme süreci de yeniden diriliyor.
O dönemlerde bu planları hayata geçiren İngiltere, şimdi kendi geleceği konusunda endişeli.
Günümüzde yaşanan ABD ve İngiltere arasındaki rekabeti hafife almayalım. Aksi takdirde bölgesel devletlerin iç siyasetindeki rekabeti ve çatışmaları anlamlandırmamız mümkün olmaz.
Bazen “demokrasi” başlıklı yıkım projeleriyle karşı karşıya kaldığımızda, “çok medeni” olanların bizlere “yandaş” olarak bakmaları bile zihin dünyasının esaretiyle bağlantılıdır. Üstelik bu sadece bizimle sınırlı bir durum da değildir. Zihinsel işgal, küresel güç merkezlerinin işine yarayan her ülke ve toplumda kullanılabilen bir silahtır...
Şimdi ABD, elinden alınmak istenen küresel güç pozisyonunu yeniden resetlemek ve revize etmek yoluna girdi. Yani demem o ki, bazı hesaplar reel durumlarla uyuşmadı.
Yüce kitabımız Kur'ân-ı kerimde buyuruluyor ya: "Allah, tuzak kuranların, hilekârlığa karşı ceza verenlerin, en güçlüsü, en hayırlısıdır.)
Evet, işte "küresel tanrıların" hırsını benimsemiş sistemin çökmesi gerekiyor. Çünkü dünya bu yükü taşıyamıyor.
Fakat yerine getirilmek istenen de yine yeni bir kurgu.
Ama bizlerin, yani sistem dışı bırakılan aktörlerin devreye girmesi ve kimlik arayışı da bu sürecin olmazsa olmazı oldu.
Mesela aynı Amerika’nın, sistem dışı bırakılan bu medeniyet kurucularına ihtiyacı var.
Neden peki?
Çünkü kendi varoluşunun temel gerekçelerinden biri, bu medeniyetlerin ayakta kalması olacaktır.
Bu durumda, Pasifik üzerine yoğunlaşan yeni savaş merkezi açısından ABD ve İngiltere arasındaki ayrışmayı görmeliyiz.
İngiltere yeni sorunlarla karşı karşıya. Hatta içinden parçalanma bile öngörülmektedir.
Çin kozu üzerine yoğunlaşan İngiltere, yeni yükseliş sürecini Pasifik üzerindeki yoğunlaşmaya bağlıyor. Hep başka atlara, başka kozlara oynayarak yürüyen İngiltere için bu dönem bir ölüm kalım sürecidir.
Yine sessiz, fakat yine derin oynuyor.
ABD ile rekabet ve ayrışma konusuna gelince, çoğu konuda çıkarları hâlâ yan yana. Fakat gelecek tasavvuru ve küresel hegemonya meselesinde ABD’nin yanında değil.
ABD ile Kanada arasındaki gerilimleri bile bu sürecin bir parçası olarak görmemiz yanlış değildir.
Türkiye bu tabloda ne tarafa taşlarını topluyor?
Zihinsel ve millî hafıza, İngiltere’nin kurduğumuz devletlerle bağlantılı senaryolarını unutmadı. Ve unutmaması gerekiyor.
Tabii şartlar değişebiliyor. Dün düşman olanlar ortak, dün dost olanlarla ise araya mesafe girebiliyor. Öyle bir dönemdeyiz.
Türkiye de şuna bakıyor: Hangi senaryo, yeniden medeniyet kurucu olarak meydana çıkmamızın önünü açıyor?
Siyaset böyle bir şey. Gün gelir şartlar değişir, söylem ve eylemler de bundan etkilenir. Dolayısıyla mevcut durumda İngiltere’nin nasıl bir Türkiye tahayyülüne baktığını anlamamız gerekiyor.
Yani şimdi şartlar, bizim tercihlerimizin de yer bulduğu gerekçeler oluşturuyor.
Kısacası, ABD-İngiltere rekabeti bize ne veriyor, ona bakmamız lazım.
Hep öyle ya…
Her kriz bir fırsat, her fırsat bir imtihandır.
Bu durumda sadece fırsatı değil, aynı zamanda imtihanı da merkeze oturtan aklı kullanmalıyız.
İlelebet anlayışımızın temelinde de bu yatıyor...

