İnsan bazen bir ülkenin geleceğini istatistik tablolarından değil, kendi evinin kapısının önünden anlıyor.
Son haftalarda hepimizi sarsan haberlerden biri de bu. Evinde yalnız yaşayan bir insan hayatını kaybediyor ve günler sonra fark ediliyor. Telefonu açılmıyor, kapısı çalınmıyor. Bazen bir komşunun şüphesi, bazen ağırlaşan bir koku, bazen de uzun süre haber alınamayan bir yakının araması ortaya çıkarıyor hayatın sessizce çekildiğini.
Her birini ayrı bir acı hadise olarak okuyup geçebiliriz. Fakat bu haberler çoğaldığında karşımıza başka bir Türkiye çıkıyor.
Yaşlanan, yalnızlaşan, haneleri küçülen ve birbirinden uzaklaşan bir toplum…
Tam da bu nedenle Milliyetçi Hareket Partisi’nin Araştırma ve Strateji Geliştirme Birimi tarafından hazırlanan ve Genel Başkan Yardımcısı Özgür Bayraktar tarafından kamuoyuna açıklanan “Türkiye’nin Nüfus Vizyonu” başlıklı rapor, Türkiye’nin uzun süredir gündeminde olan nüfus meselesine yeni bir politika perspektifi kazandırıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun yıllardır dikkat çektiği doğurganlık ve nüfus artışı meselesini, aileyi ve çocuk sahibi olmayı destekleyecek ekonomik ve sosyal politikalarla daha kapsamlı bir zemine taşıyor.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye arz edilen bu 11 maddelik çalışma, yalnızca bugünün nüfus tablosuna değil, Türkiye’nin geleceğine ilişkin çok daha büyük bir soruya işaret ediyor:
Nasıl bir toplum olarak yaşlanacağız?
Çünkü nüfus yalnızca bir sayı değil.
Nüfus; aile demektir, kuşak demektir, hafıza demektir.
Bir çocuğun elinden tutan anne, babasının kapısını çalan evlat, bayramda torununu bekleyen dede demektir.
Bir toplumun gerçek gücü yalnızca kaç milyon kişiden oluştuğuyla değil, o milyonların birbirine ne kadar bağlı olduğuyla da ilgili aslında...
Bugün Türkiye’nin demografik meselesi tam burada başlıyor.
Doğurganlık oranlarının düşmesi elbette ciddi bir meseledir. Fakat doğan çocukların sayısı kadar, nasıl bir toplumsal iklimde büyüyecekleri de önemli.
Çünkü aile küçüldükçe yalnızca hane küçülmüyor; kuşaklar arasındaki bağ da zayıflayabiliyor.
Büyük şehirlerin yüksek duvarları arasında birbirini tanımayan komşular, başka şehirlerde hatta başka ülkelerde yaşayan evlatlar, yoğun çalışma hayatı, ekonomik kaygılar ve daralan sosyal çevreler insanı kalabalıkların içinde bile yalnız bırakabiliyor.
Bu nedenle “yalnız ölüm” haberleri bize sadece yaşlanmayı değil, toplumsal bağlarımızdaki aşınmayı da gösteriyor.
Bu nüfus raporunu önemli kılan taraflardan biri de burada.
Rapora bakıldığında bunun yalnızca “üç çocuk” çağrısından ibaret olmadığı görülüyor.
Analık sigortası, çocuk sayısına göre emeklilik avantajı, her çocuk için 12 ay ücretli izin, babaya izin hakkı ve anneler için esnek çalışma modelleri öneriliyor.
Bunun temelinde açık bir düşünce var:
Anne olmak, kadının sosyal güvenlik ve çalışma hayatında kayıp yaşamasına yol açmamalı.
Ardından ekonomik yükü azaltmaya yönelik öneriler geliyor. Çocuk sayısına göre gelir vergisinin azaltılması, üç ve daha fazla çocuklu ailelere eğitim ve gıda desteği, sıfır faizli konut ve taşıt kredisi, temel faturalarda indirim, bez ve mama desteği…
Bütün bunlar aslında aynı soruya cevap arıyor:
“Çocuk sahibi olmak isteyen bir aile, bunu ekonomik olarak nasıl sürdürebilecek?”
Bu yönüyle raporun yaklaşımı biraz daha geniş bir projeksiyon sunuyor. "Aile kurmanın ve çocuk yetiştirmenin ekonomik ve sosyal maliyetini azaltalım" diyor. Bence önemli olan da bu.
Raporun kırsala dönüş önerileri ise meseleyi daha da genişletiyor.
Genç evli çiftlerin kırsala yerleşmesine konut, tarım ve hayvancılık desteği; köylerin ise internet, eğitim, sağlık ve sosyal imkânlarla yeniden yaşanabilir hâle getirilmesi öneriliyor.
Yani nüfus politikası, bölgesel kalkınmayla birlikte düşünülüyor.
Hem aile kur, hem üret, hem de toprağın üzerindeki hayatı yeniden canlandır.
Bu nedenle raporu sadece bir sosyal yardım listesi olarak görmek de yanlış olur.
Burada demografi; aile, ekonomi, çalışma hayatı, konut, kırsal kalkınma ve sosyal güvenlikle birlikte ele alınıyor. Bu önerideki siyasal çerçeve ise daha da açık.
Nüfus artış hızındaki gerileme, yalnızca ekonomik bir problem değil; milletin geleceği ve devletin bekası açısından stratejik bir mesele olarak tarif ediliyor.
Aslında bunun anlaşılmayacak tarafı yok.
Bir devletin gücü yalnızca toprağından, ordusundan veya ekonomisinden ibaret değildir.
Bütün bunların taşıyıcısı insandır.
Savunma sanayisinden teknolojiye, ekonomiden diplomasiye kadar Türkiye’nin önüne koyduğu büyük hedeflerin arkasında yetişmiş, üretken ve birbirine bağlı bir insan kaynağı bulunmak zorundadır.
Cumhur İttifakı'nın son dönemdeki siyasetinde görülen uzun vadeli perspektif açısından bakıldığında, demografi de Türkiye’nin gelecek on yıllarını ilgilendiren başlıklardan biridir.
Terörsüz Türkiye nasıl yalnızca bugünün güvenlik meselesi değilse, nüfus da yalnızca bugünün istatistik meselesi değildir.
İkisi de gelecek nesillerin Türkiye’sini ilgilendirir.
Belki bugün kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca nüfus artışı değil; insanı insana bağlayan o görünmez bağların kendisidir.
Evet, Türkiye’nin gelecekte kaç kişi olacağı önemlidir.
Çünkü bir ülkenin nüfusunun azalması, yalnızca istatistiksel bir gerileme değildir. Üreten insan sayısından askerî kapasiteye, sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğinden ekonomik büyümeye kadar devletin bütün gelecek hesabını etkiler.
Fakat kaç kişi olacağımız kadar, o insanların nasıl bir toplumda yaşayacağı da önemlidir.
Geçmişte aile yalnızca aynı çatı altında yaşayan insanların toplamı değildi. Ev, insanın hafızasının ve terbiyesinin mekânıydı. Çocuk yalnız anne babasının değil, büyüklerinin, mahallesinin ve içinde yaşadığı cemiyetin de emanetiydi.
Bir insan evinde günlerce fark edilmeden ölebiliyorsa, yalnız onun hayatını değil, kapının dışındaki toplumu da düşünmeliyiz.
Çünkü güçlü bir nüfus yalnızca kalabalık bir nüfus değildir.
Çocukları olan, gençleri olan, yaşlılarını yalnız bırakmayan, kuşakları birbirine bağlayan ve geleceğe birlikte yürüyebilen bir toplumdur.
Türkiye’nin demografik geleceğini konuşurken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak gerekiyor: Kaç kişi olacağız?
Ve o insanlar, nasıl bir Türkiye’de, nasıl bir bağın içinde yaşayacak?
Bence asıl devlet aklı, bu iki soruya aynı anda cevap arayabilmekte...

