Dünya, güvenlik mimarisinin yeniden kurulduğu bir dönemden geçiyor.
Eski ittifak sistemleri sorgulanıyor, bölgesel güç merkezleri kendi güvenlik kapasitesini inşa ediyor, devletler artık yalnızca mevcut ittifakların sağladığı güvenlik şemsiyelerine yaslanmak yerine kendi çevrelerinde yeni stratejik denklemler oluşturuyor.
Orta Doğu da bu dönüşümün dışında değil.
Aksine, dönüşümün en sert yaşandığı coğrafyanın başında geliyor.
7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bu bakımdan yalnızca üç ülke arasındaki bir savunma mutabakatı olarak görülemez.
Dün İstanbul’da gerçekleştirilen ilk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı ise bu iradenin artık kâğıt üzerindeki bir anlaşmadan çıkarak kurumsal bir yapıya dönüşmeye başladığını gösterdi.
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın toplantı sonrasında yaptığı açıklamalar, Ankara’nın neyi hedeflediğini de açık biçimde ortaya koydu.
Artık bu yapının resmî adı da belli: Mekke Savunma İttifakı...
DIŞARIDAN GÜVENLİK BEKLEMEK ÇAĞI SONA MI ERİYOR?
Uzun yıllar boyunca Orta Doğu’nun güvenlik denklemi, bölge dışı güçlerin müdahalesi üzerinden kuruldu.
Bölgeye güvenlik getirileceği söylendi. Demokrasi getirileceği söylendi. İstikrar getirileceği söylendi.
Fakat çoğu zaman geriye daha fazla sınır, daha fazla vekâlet savaşı, daha fazla kırılganlık ve daha fazla kan kaldı.
Şimdi Türkiye’nin ortaya koyduğu fikir bunun tersini söylüyor:
Bölgenin güvenliği, öncelikle bölge ülkelerinin kendi iradesiyle kurulmalıdır.
Sayın Fidan’ın, “Bölgemize dışarıdan getirilmeye çalışılan çözüm arayışları sorunlarımıza deva olmamakta, aksine ağır bedeller ödenmesine sebep olabilmektedir” sözleri, bu yaklaşımın özeti niteliğinde.
Bu nedenle Mekke Savunma İttifakı’nı yalnızca üç ülkenin askerî anlaşması olarak okumak eksik kalır.
Burada daha büyük bir iddia vardır: Bölge, kendi güvenlik mimarisini kendi elleriyle kurabilir.
MEKKE, İSTANBUL, RİYAD
Şimdi üç şehir üzerinden bakmak gerekiyor.
Mekke… İstanbul… Riyad…
Anlaşmanın siyasi doğum yeri Mekke.
İlk kurumsal toplantının yapıldığı şehir İstanbul.
Sekretaryanın kurulacağı merkez ise Riyad.
Bu tablo, başlı başına bir jeopolitik haritadır.
Mekke ortak iradenin manevi ve siyasi zeminini; İstanbul Türkiye’nin stratejik ağırlığını; Riyad ise Körfez’in ekonomik ve jeopolitik merkezini temsil ediyor.
Pakistan’ın ilk genel sekreteri sağlayacak olması da denklemin üçüncü ayağını tamamlıyor.
Ortaya çıkan yapı, askerî olduğu kadar siyasi ve jeostratejik bir denge arayışıdır.
Çünkü ittifaklar yalnızca silahla kurulmaz.
Güvenle kurulur. Güven ise tek bir ülkenin ağırlığıyla değil, ortak iradenin sürekliliğiyle oluşur.
BU İTTİFAK KİME KARŞI?
Burada Türkiye’nin diplomatik dili özellikle önem kazanıyor.
Sayın Fidan’ın açıkça ifade ettiği üzere Mekke Savunma İttifakı herhangi bir devlete karşı kurulmuş değil.
Egemenliğe, toprak bütünlüğüne, iç işlerine müdahale etmeme ilkesine ve uluslararası hukuka dayanıyor.
Bu, Türkiye’nin elindeki güçlü diplomatik kalkandır.
Çünkü Ankara bir taraftan bölgesel caydırıcılığı artırırken diğer taraftan ittifakı saldırgan bir blok olarak tanımlamıyor.
Üstelik kapıyı kapatmıyor.
Sayın Fidan’ın “İttifak zaten genişlemek için kurulmuş bir ittifaktır” sözü, geleceğe dair asıl ipucunu burada veriyor.
Demek ki hedef üçlü bir kulüp değil. Bu üçlü, daha geniş bir güvenlik mimarisinin çekirdeği.
Yarın bu masanın etrafında kimlerin bulunacağı, bölgenin yeni güç denklemini de belirleyebilir.
NATO’YA ALTERNATİF DEĞİL, STRATEJİK TAMAMLAYICILIK
Türkiye NATO üyeliğinden doğan yükümlülüklerinden vazgeçmiyor.
Sayın Fidan’ın ifadesiyle Mekke Savunma İttifakı, Türkiye’nin NATO ve diğer ittifaklardan kaynaklanan yükümlülüklerinin yerine geçmiyor.
Tam tersine onları tamamlıyor.
Bu ayrıntı, Türkiye’nin yeni dış politika aklını anlamak bakımından son derece önemli.
Türkiye artık güvenliğini tek bir eksene mahkûm etmiyor.
Batı ile ilişkilerini sürdürürken İslam dünyasıyla, Türk dünyasıyla, Asya ile ve bölgesel güç merkezleriyle de kendi güvenlik ağlarını örüyor.
Bu, eksen değiştirmek değildir.
Stratejik kapasiteyi çoğaltmaktır.
Yüzyılın devlet aklı da bunu gerektiriyor.
Tek bir kapıya yaslanmak yerine birden fazla kapının anahtarını elinde tutmak…
ASIL GÜÇ: BİRLİKTE ÜRETEBİLMEK
İttifakın gerçek kapasitesi, yalnızca askerî tatbikatlarla ölçülmeyecek.
Savunma sanayii, ortak üretim, teknoloji, eğitim, birlikte çalışabilirlik ve kurumsal koordinasyon belirleyici olacak.
Çünkü yeni dünyanın savaşları yalnızca tanklarla kazanılmıyor.
İHA ile kazanılıyor. Uydu ile kazanılıyor. Yapay zekâ ile kazanılıyor. Siber kapasiteyle kazanılıyor. Enerji güvenliği ve lojistik hatlarla kazanılıyor...
En önemlisi de teknoloji üretebilen devletler masada daha güçlü oturuyor.
Türkiye’nin savunma sanayii tecrübesi, Pakistan’ın askerî kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü aynı denklemde buluştuğunda ortaya yalnızca bir savunma anlaşması değil, ciddi bir stratejik kapasite havuzu çıkabilir.
İşte ittifakın geleceğini belirleyecek olan da budur.
GAZZE’NİN GÖLGESİNDE GÜVENLİK
Bütün bunların arkasında bir başka hakikat daha var.
Gazze... Filistin.
Ve bölgenin yıllardır çözülemeyen güvenlik problemi…
Sayın Fidan’ın toplantı sonrasında Netanyahu’ya yönelik sözleri, Türkiye’nin bu güvenlik mimarisini yalnızca askerî bir proje olarak görmediğini ortaya koyuyor.
Ankara’nın itirazı yalnızca Gazze’de yaşananlara değil. Daha derindeki itiraz, uluslararası sistemin hukuku işletmekteki yetersizliğinedir.
Zira bir devletin güvenliği diğer devletlerin güvenliğinden koparıldığında, ortada gerçek bir güvenlik kalmaz. Bir coğrafyada çocukların güvenliği yoksa, başka bir coğrafyada yükseltilen güvenlik duvarlarının da ömrü uzun olmaz. Güvenlik, artık yalnızca sınırların korunması değildir.
Adaletin, egemenliğin ve hukukun da korunmasıdır. Bu bakımdan Mekke Savunma İttifakı, bölgenin kendi güvenliğini kendi iradesiyle kurma arayışının önemli bir parçasıdır.
TÜRKİYE’NİN DEVLET AKLI
Ankara ne içine kapanıyor ne de başkasının kurduğu denklemin içinde kendisine ayrılan sandalyeyle yetiniyor.
Masayı okuyor. Gerektiğinde masa kuruyor. Mekke’de siyasi irade oluşturuyor. İstanbul’da kurumsallaştırıyor. Riyad’da sekretarya kuruyor.
Pakistan’la Güney Asya’ya uzanıyor. Körfez’le enerji ve güvenlik denkleminde derinleşiyor.
NATO içinde kalırken NATO dışındaki güvenlik mimarilerinin de şekillenmesine katkı veriyor.
Bu, Türkiye’nin çok taraflı fakat stratejik özerkliğini koruyan devlet aklının yeni bir tezahürüdür.
Devletler yalnızca sınırlarını koruyarak güçlü olmaz.
Kendi güvenlik çevresini oluşturabildiği ölçüde güçlü olur.
Bugün İstanbul’da atılan adımın tarihî kıymeti de üç ülkenin aynı masaya oturmasından ibaret değildir.
Asıl kıymet, üç devletin aynı soruya birlikte cevap aramasıdır:
“Bölgemizin geleceğini başkaları mı tayin edecek, yoksa biz mi?”
Mekke Savunma İttifakı’nın verdiği cevap gayet açık; Biz!..
Elbette bu yol kolay değildir. İttifakların kuruluşu kadar sürdürülebilirliği de önemlidir. Siyasi iradenin askerî kapasiteye, askerî kapasitenin ekonomik güce, ekonomik gücün teknolojik bağımsızlığa dönüşmesi gerekir.
Fakat tarihte büyük dönüşümler, hazır düzenlerin içinde başlamaz. Bir iradeyle başlar. Bugün o irade Mekke’den İstanbul’a taşındı.
Şimdi sıra, iradeyi kuruma; kurumu kapasiteye; kapasiteyi caydırıcılığa ve caydırıcılığı kalıcı barışa dönüştürmekte.
Zira güçlü olmak savaş istemek değildir. Güçlü olmak, savaşı mümkün olmaktan çıkarmaktır.
Mekke Savunma İttifakı’nın asıl imtihanı da tam burada başlayacaktır.
Türkiye ise bu yeni dönemde yalnızca kendi güvenliğini koruyan bir ülke mi olacak, yoksa çevresindeki coğrafyanın güvenlik mimarisini kuran bir merkez devlet olarak mı yükselecek?
Mekke’den İstanbul’a uzanan yolun asıl anlamı budur.

